Geçmişi sinemaya aktarmanın zorluğu, sineması güçlü olmayan ülkeler için tarihî film çekmeyi neredeyse imkânsız kılar. Sonuçta ortaya ya karton mekânlardan, inandırıcılıktan uzak kostümlerden müteşekkil, mizah niyetine çekilmemiş komedi filmleri ya da çekenlerin bile bir süre sonra gösteriminden utandığı başarısız filmler çıkar. Özellikle tarihî dokularını hızla yok etmiş olan bizim gibi ülkelerin sinema tarihi, ciddi niyetine çekilmiş mizah filmleriyle doludur. Nitekim, Gani Müjde’nin Kahpe Bizans isimli filmi, Yeşilçam’ın tarihî filmlere bakışına alaycı bir üslupla yaklaşan bir yapımdı.
Geçmişi aynıyla canlandırmak zordur. Mekânları aynen inşa etmek, o dönemin kostümlerini hazırlamak, bununla da yetinmeyip sosyal yaşamı, davranışları inandırıcı olarak perdeye aktarmak zorundasınız. Açıkçası, Hollywood bu sıkıntıların çoğunu—bilgisayar yardımıyla da olsa—aşmış durumda. Fakat, buna rağmen, birçok tarihî filmde görsel başarıyı tam olarak yakaladığı söylenemez. Ridley Scott’un Oscar ödüllerine boğulan Gladyatör’ü bile bu açıdan hatalar ve gaflarla doludur. Her şey bir tarafa, babasını kendi elleriyle boğan Commodus’un Sezar olarak Roma’ya döndüğü sahnedeki kalabalıkların rengindeki matlık gözlerden kaçmamıştı. Tarihe bakış açısından Hollywood’un yaptığı erdemsizlikleri Black Hawk Down’ı irdelediğimiz 2002/Nisan sayımızda detaylı olarak anlatmıştık. Merak edenler bu yazıya bakabilirler.
Madalyonun diğer yüzünde ise, geleceğin kurgulandığı filmler var. Genellikle Hollywood gibi çok uzak geçmişi olmayan bir tarihe sahip ülkelerin sinemaları, geçmişteki tüm birikimleri tükettikleri için, gelecek zamanlarda geçen maceraları konu alan filmlere ağırlık veriyorlar. Ve bir Amerikalı için, Kuzey-Güney Savaşı, Birinci ve İkinci Dünya savaşları ile Vietnam savaşlarını binlerce kez izlemenin verdiği sıkıntıyla, bilimkurgu filmleri daha ilginç geliyor. Hele ki teknolojinin sinemaya verdiği akılalmaz destek ile neredeyse hayal hızını yakalayan Hollywood, ‘futurist’ filmlerde inanılmaz başarılar elde etti. Bunlardan belki en önemlisi ve çığır açıcı olanı ise, George Walton Lucas’ın 1973 senesinde yazdığı ve 1976-77 senesinde çektiği Star Wars (Yıldız Savaşları)’dır. Bu film kısa zamanda tüm Amerika’da salonları doldurdu. Daha sonra ünü sadece ABD ile kalmayan film, tüm dünyada izlenme rekorları kırarak milyonları kendine bağladı. Sonraki sene, film müzikleriyle Grammy ödülüne lâyık görülürken, tam on dalda Oscar’a aday gösterildi ve altı tane de Oscar ödülü aldı. Böylece Star Wars (Yıldız Savaşları) sinema tarihine bir efsane olarak geçti.
Kurguladığı gelecek dünya, ekipmanlar ve karakterler ile insanoğlunun algı düzeyinin çok ilerisine sıçramayı başarmıştı Lucas. Şu araç listesine bir bakınız: asi nakliyat gemisi, Droit kontrol gemisi, bulut araba, imparatorluk indirme mekiği, jabbanın mavnası, medikal fırkateyn, federasyon çıkarma gemileri ve daha onlarcası. Ve yaratıklar: iki uzun sarmal boynuzları, büyük kaba uzun tüyleri, etrafı ilgiyle inceleyen gözleriyle dört ayaklı, zeki Bantha’lar; Çöl gezegenindeki bu etoburlar, Rutubet Avcıları tarafından leşleri yok etmek için, yerel yetkililer ve gezegendeki İmparatorluk Garnizonu tarafından ise üzerine binilerek kullanılan devriye hayvanları olarak kullanılan Dewback’ler; Naboo’daki, uçamayan komik bir kuş olan, uzun bacakları ve olmayan boynu ile hiperaktif bir otobur olarak Nuna’lar vs...
Şunu açıklıkla vurgulamak lâzım ki; Star Wars kurguladığı atmosfer ile yaşayan bir dünya olmuştur. Yaklaşık 25 yıllık tarihi olan bu dünyada elbette Batı tipi kahramanlar, kötüler ve masumlar var. Sinema izleyicisinin serinin ilk üç filminden çok etkilendiği muhakkak ki, yönetmenin yıllar sonra oturup tekrar montajlamasından sonra bile gişe rekorları kırmıştı.
Star Wars (Yıldız Savaşları), eleştirel gözle bakıldığında inanılmayacak hatalar, saçmalıklar ve masumiyeti aşan gaflar içeriyor. Hani, biraz daha zorlasak Yılmaz Atadeniz’in yönettiği Cüneyt Arkın’ın fantastik filmi Dünyayı Kurtaran Adam’dan çok da farklı gibi görünmüyor. Teknolojinin akıl almaz boyutlara ulaştığı, sinek sürüsü gibi gezen uzay araçlarının olduğu, lazer tüfeklerinin ölüm kustuğu bir ortamda ışın kılıcı kullanmayı, ancak ‘kılıcın erdemi’ne dair bir metazori ikonu olarak gördüğümüz zaman affedici olabiliyoruz.
Gelelim meselenin en can alıcı kısmına... Hollywood geleceği kurgularken genellikle bilinçli bir şekilde geleceğe dair şartlı refleksin tohumlarını de serpiştiriyor. Yıllar önce TRT ekranlarında yayınlanan Uzay 1999 dizisinde havada uçan otomobiller, ışınlamalar, retina tabakasına yerleştirilen bilgisayarlar filan vardı. Dolayısıyla, bu diziyi izleyen herkes yakın tarihte dünyanın böylesi bir ortama dönüşeceğini düşünüyordu. Elbette öyle olmadı. Hollywood’un geleceğe dair filmsel kehanetleri biraz da bilinçli bir tüketim kurnazlığından kaynaklanıyor. Yani perdede filmi izlerken, “Gelecek zamanlarda bize de lâzım olacak.” diye sunulan tüketim mallarına zihinsel açıdan alıştırılıyoruz. Belki de bu yüzden, Star Wars’ın oyuncakları, tişörtleri, silahları neredeyse film kadar para kazandırdı yapımcılarına.
Star Wars Bölüm 2: Klonların Saldırısı, bir devam filmi. Yıllar önce kurulmuş bir sanal dünyadaki yaşamın son durumunu görmemize yardımcı oluyor. Ancak, sadece bu türü sevenlere ve kesinlikle Amerikan vatandaşlarına hitap ediyor. Çünkü filmi izlerken zihinlerde oluşan, “Acaba geleceğin bu berbat dünyasında bu kadar çok kahraman olacak mı?” sorusunun cevabı olmasa da, mantığı basit bu kurgu curcunasının: “Çünkü her Amerikalının içinde potansiyel bir kahraman gizlidir!”
