TR EN

Dil Seçin

Ara

İmkanlar Ne Kadar İmkansız?

Hayatı daha iyi bir noktaya doğru yönlendirmek isterken hep imkânlardan bahseder insanoğlu. Daha doğrusu, imkânsızlıklardan. ‘İmkânlar şöyle ve böyle olsaydı kim bilir neler yapılabileceği, ama olmadığı için yapılamadığı’ anlatılır çoğunlukla. Daha zengin olsa daha çok yardımda bulunabileceğini, daha az çalışmak zorunda kalsa, daha çok ibadet edebileceğini düşünür nice insan.

Bu nedenle, şehirler, daha fazla çalışmak zorunda kalınıldığı ve yeşilliklerden uzak olduğu için, hayattan kopuk mekânlar olarak görülür. Şehir yaşantıları ise, yitik hayatlar olarak. Oysa şehrin küçücük topraklarında, imkânların tamamını altüst edercesine hayatlar boy gösterir. Caddeleri gezerken duvar diplerine dikkat edin. Yemyeşil otlar, eğer koparılmasa ağaç olmaya aday fidanlar nazarınıza takılacaktır. Yüksek binalardan diğer binaların teraslarına, çatıların kuytularına bakın. Umulmadık şekilde hayatların filizlendiğine şahitlik edersiniz. Bir kuytuya doluşmuş bir avuç tozda, büyük bir iştiyakla boy vermeye çalışan hayatlar görürsünüz. Balkonlarınızdaki o küçücük saksılardaki çiçeklerinize bir bakın. Bulunduğu toprağın küçüklüğünün zıddına, hayata aşk derecesinde sarıldıklarına şahitlik edersiniz.

Toprak, su ve güneş bir tohumun çatlayıp ağaç olmaya yönelmesi için bir imkândır. Ancak tohumun kendiliğinden ağaç haline gelmesi, imkânlar dahilinde imkânsızdır. Tohumdaki ve topraktaki atomların arasına misafireten girip tohumun ağaç haline gelişini oradan seyredebilirseniz eğer, bu imkânsızlığa siz de şahitlik edersiniz. Toprağa düşmüş bir tohumun atomlarının yanına hayalen misafir olabilirseniz, aralarında ciddi mesafeler bulunan misketler topluluğuyla karşılaşırsınız. Toprağa hidrojen ve oksijen atomlarından oluşmuş atomların, yani suyun dahil olmasıyla tohumdaki atomlar hareketlenirler. Topraktaki atomlar da hareketlenir. Neden hareketlenmişlerdir; anlamak mümkün değildir. Topraktaki atomlar, okulun bahçesinde koşuşturmakta olan çocukların okul zilinin çalmasıyla okul kapısından girerek sınıflara doluşmaları gibi, tohumu oluşturan atomlar topluluğunun belli bölgelerinden girerek—her biri sanki daha önceden yerini biliyormuş gibi, eli ayağı, gözü varmış da görüyormuş gibi—kendisine ayrılmış olan yere gider ve yerleşir. Kendi boyutunuza çıkarak meydana gelen şeye baktığınızda, fidan olmaya doğru meyletmiş bir filizle karşılaşırsınız. Kör, sağır, dilsiz, elsiz, ayaksız atomlardaki imkânların bu filizi netice vermesinin mümkün olmadığına, gözleriniz ve hayalleriniz şahitlik edecektir.

Gerçekte, kâinattaki işleyişlerin hiçbiri imkânlar dahilinde değildir. İmkânları aşan gerçekler yaşanmaktadır daima. Tohum imkânlar dahilinde değil, imkânların tamamını aşarak ağaç haline gelir. Eğer daha önce şahit olmasaydık, küçücük bir incir çekirdeğinden koca bir ağacının meydana gelebileceğini, en kokuşmuş pis çamurlardan en güzel kokulu yiyeceklerin, çiçeklerin yetişebileceğini düşünebilir miydik? Bu karanlık ve kesif toprağın hayata dönüşümünü imkânlar dahilinde hayal edebilir miydik? En hakir ve basit bir nutfenin, en süslü ve güzel bir varlığa, insana dönüşebileceğine inanabilir miydik?

Hem, hayal edebilir miydik; bir tek insanın bir ümmet haline gelebileceğini?

Mekke’nin müşrikleri, Medine’nin münafıkları inanamamışlardı ‘bir zayıf insan’ nazarıyla baktıkları ‘Ebu Talib’in yetimi’ Muhammed’in (sav) getirdiği nurun kısa bir süre içerisinde Arap yarımadasını kaplayacağına. Hayal dahi edememişlerdi. Bu nedenle, ‘mecnundur’ demişlerdi ona. Oysa onun etrafında toplananlar kendi ellerindeki imkânlardan çok Zât-ı Akdes’in elindeki imkânlara baktıkları içindir ki, tereddüde düşmemiş, ümitsizliğe kapılmamışlardı. Ki, yapmaları gerekenleri böylece yapabilmişlerdi.

Âlemlerin Rabbi olan Allah, bütün bunlarla, tüm kâinatta ilan ettiği bir gerçeğe işaret etmektedir! Neticeler imkânlara göre değildir. Neticeler O’nun Kadîr-i Mutlak olan Zâtının kendi ellerindedir.

İmkânlara takılıp kalan bir nazarın yeisten, ümitsizlikten kurtulma ihtimali, işte bu bakımdan, oldukça zordur. Çünkü, imkânların neticeleri omuzlayacak kudretleri de, bir kudret oluşturacak donanımları da yoktur. Eldeki imkânlarla neticeye yönelip gidecek olursanız, aklınız her ne kadar bunun mümkün olduğunu söylese de, hisleriniz gizliden gizliye imkânlara takılır ve verimi azaltır. Eğer aklınız da imkânlara takılırsa, ümitsizlik kaçınılmaz olur. Tersi bir hal söz konusu olduğunda, yani duygularınızın ve aklınızın neticeden emin olduğu bir durumda ise, netice yaratılarak önünüze konulduğunda onu sahiplenirsiniz. Sahiplendiği için de, hem kibirlenir, hem cimrileşir. Oysa imkânlarla netice arasındaki ciddi imkânsızlığa şahitlik ederek hal diliyle ve fiilî bir dua halinde neticeye yönelirsek, Allah’ın ihsanı olarak neticeye kavuşunca ihsan etmekten de kaçınmaz, O’nun bize ihsan ettiğinden başkalarına ihsan etmek rahatlıkla olur.

İmkânlar hayallerimizi geliştirmek içindir. Basamaklar takılmak için değil, yükselip geçip gitmek içindir. Bizden istenen, büyük imkânlar oluşturduktan sonra gerçeğin yollarına koyulmamız değil, imkânlar dahilinde hakkı takip etmemizdir. Ki, ikramın yaşanmadığı bir hayat seyriyle biriktirilen servetin içerisinde, cimrilikle imtihan edilmek pekâlâ mümkündür. Çünkü, nefis feragata alışmadan, benlik kendini aşmadan o noktaya gelinmiştir. Oysa, sadaka ile süslenmiş az bir gelir, cimrilikle biriktirilmiş çok gelirden kesinlikle daha güçlüdür. Feragatla hayatlandırılmış kısa bir ömür, bencillikle yaşanmış uzun bir ömürden daha büyüktür. Hayallere karşılık gerçeklerin yaşandığı bir ömrün daha büyük olmasından daha gerçek ne olabilir?

Bu hayatın uğruna yaratıldığı insan (asm), arkadaşlarından büyük imkânlar oluşturmalarını değil, imkânlar dahilinde ellerinden geleni yapmalarını istemiştir. “Yarım bir hurma ile dahi olsa kendinizi ateşten koruyunuz.” hadisi, ne de güzel özetler bunu! Çok servetten çokça vermek elbette güzeldir. Ama bunun yolu her hâlükârda verebilmekten geçmektedir. Bu da ancak ihsan-ı ilâhîye şahitlik edebilmekle mümkündür.

Bir arkadaşımın şahit olduğu gibi, denize nazır ve tüm imkânların hazır olduğu mekânlarda sırtını denize dönmüş, nazarı kâinattan kopmuş halde televizyon ekranlarına gömülmüş yaşantılar, ‘imkânlar dahilinde’ heder edilirken; bir başka insan hapishane hücresinde hayatının en güzel meyvelerini derleyip sunabiliyorsa, demek ki, önemli olan imkânlar değildir. Önemli olan, yapılması gerekenleri yaparak yola koyulabilmektir.