Mezarlıktan dönüyorduk. Sisli bir sonbahar günüydü. Camide başlayan sis, mezarlıkta artarak devam etmişti. Bir ceset, bir tabut, bir mezarlık ve kazılmış bir mezar yeri zaten yeterince gizem ve gerilim barındırıyorken sis, bunları çoğaltan bir katkı sağlıyordu.
Az önce babamın bir arkadaşını defnetmiştik. Rahmetli çok sık görüşemeseler de üniversiteden beri hiç kopmadığı bir arkadaşıydı. Hatta bize çok uzak bir şehre gelmiştik bu tören için. Kafam karmakarışıktı. Ölmek yaşamaktan daha garipti. Bir an hiç ölmediğim halde bana garip gelen şeyin ölen için çok daha garip olabileceğini düşündüm. Sonra bu düşüncemden vazgeçtim. Çünkü tam tersine ölen kişi için ölümün garipliği artık ortadan kalkmış da olabilirdi. Benim gibi daha on sekizinde, eskilerin ifadesi ile gençliğinin bile baharında olan birisi için ölüm çok uzaktaydı sanki.
Babamın arkadaşı da pek yaşlı sayılmazdı aslında. Günümüz şartlarında 58 yaşında biri artık orta yaşlı kategorisindeydi. Benim 82 yaşındaki dedem yaşıyordu daha. Çakı gibiydi üstelik. Dedeme, bir keresinde, neden ölüyü gömerken yakınları üzerine toprak atar diye sorduğumda bunun o kişinin ölümünü kabullenmeyi kolaylaştırdığını söylemişti. Fark etmiştim ki başta çocukları olmak üzere birçok yakını bir kürekte olsa toprak atma girişiminde bulunmuştu. Babam da üzülmüştü epey. Üzerine toprak atmakla yetinmemiş öncesinde mezarın içine inmiş ve tabutun yerleştirilmesinde aktif rol almıştı.
Dedem yakınlarının ölünün üzerine toprak atması meselesini bana açıklarken çok afili bir laf daha etmiş ve “çok sevdiğin birisinin naaşını toprağa koyup üzerine toprak atmadan bu dünyanın geçiciliğini anlamak kolay olmaz” demişti. Bu sözleri hatırlayınca aklıma hemen babam geldi. Yakınlarım arasında en çok sevdiğim kişinin o olduğu, kalbimin duvarlarında hiç bu kadar net bir dille yankılanmamıştı. Arkadaşının değil de onun ölmüş olduğu ve arkadaşının çocukları yerinde benim olduğum senaryosunu bir saniyenin altında bir sürede yazmış olmamın bunda etkisi vardı kuşkusuz. Kendimi elimde kürekle babamın tabutu üzerine toprak atarken hayal etmek bile vücut kimyamın bozulmasına ve dünyanın geçiciliğini idrak etmeme yetmişti.
Mezarlık şehir merkezine biraz uzak mesafedeydi. Camide kılınan cenaze namazından sonra mezarlığa gelmek isteyen fakat aracı olmayan birkaç kişiyi de almıştık arabamıza. Dönüşte aynı kişilerle çıkışta buluşacaktık. Onları, başka şehirlerden geldiklerini sonradan öğrendiğimiz birkaç kişi ile birlikte hararetli bir şekilde sohbet ederken bulduk. Bizim yanlarına geldiğimizi fark etmelerine rağmen devam ettiler konuşmaya.
Biz de onları dinlemeye koyulduk. Tuhaf şeylerden bahsediyorlardı. Anladığım kadarı ile asıl tuhaflık rahmetlideymiş. Son iki yıldır akciğer kanseri ile mücadele ediyormuş fakat ölüm tarihini çok daha önceden herkese duyurmuş. Bunu da beş yıl önce yaptırdığı mezar yeri ve hazırlattığı mezar taşı ile yapmış. Mezar taşına doğum tarihinin yanında ölüm tarihini de yazdırmış. Üstelik bu tarihleri ay gün ve yıl olarak yazdırdığını ve ölüm tarihi olarak yazdırdığı tarihin bugün olduğunu konuştular. Aslında doktorlar hastalığı çok ilerlediği için bu kadar yaşamasına bile şaşırmışlar.
Buraya kadar bir nebze olsun olabilir böyle şeyler kıvamında yaklaştığım konu söylenen son cümle ile bambaşka bir yere evrildi:
“Rahmetli bunu sadece kendisi için değil herkes için hesaplayabildiğini ve birçok yakını için bu hesabı yapmaktan kendini alamadığı için öğrendikleri ile çok büyük üzüntüler yaşadığını söylüyordu. Beş yıl içinde yakınlarından ölenler olmuştu. Hatta bunların içinde eşi bile vardı.”
Eve dönerken babama bu konuşulanlar hakkında ne düşündüğünü ve arkadaşının kendisine böyle bir şeyden bahsedip bahsetmediğini sordum.
Aldığım cevap beni çok şaşırttı.
“Evet bahsetmişti. Yakınlarının ve kendisinin ölüm tarihini biliyor olmaktan dolayı çok yıpranmıştı. Kendisinin rakamlarla ve bilgisayar programları ile arası çok iyiydi. Bir ara aklına takılmış bu konu ve böyle bir formül olabileceğini düşünerek hesaplama denemeleri yapmış. Sonuca sandığından kolay ulaşmış. Doğruluğunu kısa süre içinde, bir yakınının ölümünde teyit etmek onu hem çok şaşırtmış hem çok ürkütmüş. Benim için de bir hesap yapmasını istedim. Bunun kendisinde bir hastalık halini aldığını ve yakından tanıdığı herkes için bu hesaplamayı zaten yaptığını söyledi. Bu konuda kendisi ile devamlı bir kavga halindeydi ve bu onu çok yıpratıyordu. Dolayısı ile benim için de bir hesap yapmıştı fakat hesap sonuçlarını kimse ile paylaşmadığı gibi bana da söylemedi. Bu kötülüğü kimseye yapamam diyordu. Hayatın sisli alanları vardı ve ‘ölüm tarihleri’ de bu alanlardan biriydi. Ve bu bilinmezliğin insanlar için çok ama çok büyük bir nimet olduğunu söylüyordu. Hesabın ne kadar kolay yapılabildiğini bilsem çok şaşıracağımı fakat bu bilgiyi hiç kimse ile paylaşmadığını söylemişti. “Bunu benim de bilmediğim zamanlara geri dönebilmeyi çok isterdim, adeta bilmekle cezalandırıldım.” diye de eklemişti.”
Zihnim o günden sonra uzun bir süre bu konu ile meşgul oldu. Okulda, evde, arkadaşlar arasında bu konuyu düşünmekten, ne ortamlara ne de derslerime odaklanabiliyordum. Beynimi tarihler, rakamlar ve formüller ele geçirmişti. Hatta birkaç gece rüyamda kendi mezar taşımı gördüm. Üzerinde ölüm tarihimin de olduğu bir mezar taşıydı bu. Fakat mezarlıkta hep bir sis oluyordu ve ben bu tarihi net bir şekilde göremiyordum. En sonunda başardım. Zihnim bu konu ile o kadar dolmuştu ki sonunda istediğim rüyayı gördüm. Aslında rüya demek yetmez, korkunç bir kabus demek daha doğru olur. Son rüyamda sis perdesi kalkmış ve öleceğim tarihi net olarak görmüştüm. Bu tarihe sadece bir yıl kalmıştı. Demek ki ömrüm çok kısaymış ve gençliğimin baharında sona eriyormuş diye düşündüm ve üzüldüm. Sadece bu da değil. Rüyamda okula beni ziyarete gelen rahmetliden ölüm tarihinin nasıl hesaplandığını da öğrenmiştim. Formül çok basitti. Bu sayede önümüzdeki bir yıl içinde hem dedemi hem babamı kaybedeceğimi anlamıştım. Bu beni ziyadesi ile üzmüştü. Fakat yakınlarımdan bazılarının öleceği tarihlerin benden önce olması beni daha da yıpratıyordu. Çok büyük bir üzüntüye neden oluyordu.
Kâbustan bu duygularla uyanmıştım ve rüya olduğunu anlayınca çok sevinmiştim. Ne kadar kalmış olursa olsun artık hayatımın her anı benim için çok kıymetliydi. Dedemin ve babamın ömrüne ömür katsın diye Allah’a dua ettim.
Bu arada tüm basitliğine rağmen formülü de hatırlamıyordum. Bir ihtimal dahi kalmaması ve konunun tamamen kapanması açısından buna ayrıca sevinmiştim.
Çünkü, rahmetlinin dediği gibi hayatın sisli alanları vardı ve ölüm tarihleri de bu alanların en koyusuydu.
