TR EN

Dil Seçin

Ara

Ölüm Saati / Hayalin İçinden Öyküler

Ölüm Saati / Hayalin İçinden Öyküler

O gün yaşadıklarımdan sonra benim için artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı, olamadı da…

Uzun zaman bunları gerçekten yaşayıp yaşamadığım konusunda ikilemde kaldım. Birçok kez birine anlatmayı denedim, anlatamadım. Beni kesin olarak anlamayacağını bilmek, o kişiye anlatabilmemi de engelliyordu. Anlatabilseydim, bunun bana iyi geleceğine inanıyordum. Fakat anlattığım kişiye iyi gelmeyebilirdi. Ben de çareyi bunları yazıya aktarmakta buldum. 

Olay geçen yıl, yine böyle bir kış ayında gerçekleşti. Çok yoğun bir kar yağışının olduğu o gece, çatı katındaki çalışma odamın, evimizin terasına bakan büyük penceresinden dışarıyı seyrediyordum. Evdeki herkes uyumuştu. Ben yazmayı çok istediğim bir hikayeye bir türlü başlayamamanın sıkıntısını yaşıyordum. Üzerime paltomu giyerek, o an tamamı karla kaplı olan terasa çıktığımda, bu sıkıntım biraz olsun hafifledi. Kar yağışı kesilmişti. Kuru soğuk diye tabir edilen o soğuk hava, kar yağışı ile birlikte biraz yumuşamış, yanı başımızdaki ormanın katkısı ile daha da artan oksijeni teneffüs etmek, bana iyi gelmişti. Evimiz tepelik bir mevkide olduğu için, ağaçların, çatıların ve yolların karla kaplandığını görebiliyordum. Manzara muhteşemdi. 

O sırada bizden epey aşağıdaki düzlükte yer alan ve kulübeyi andıran bir evin bahçesinde, yaktıkları ateşin başında oturmuş iki adamı fark ettim. Onları görebiliyordum fakat bu görüş kim olduklarını ya da hangi yaşta olduklarını seçebilecek netlikte değildi. Aramızdaki mesafe nereden baksanız çeyrek kilometre vardı. Keyifli bir sohbet gibi göründü bana. Bazen bir tartışmaya döndüğü, el ve kol hareketlerinden anlaşılıyordu. Kim olduklarını ve ne konuştuklarını çok merak etmiştim. Yanlarında olmayı bile istedim. Bir türlü başlangıç yapamadığım hikayem için ilham kaynağı olabilirdi bu sohbet. İşte o an ne olduysa oldu ve kısık sesle konuşmalarına ve aramızdaki mesafeye rağmen onları yanlarındaymışım gibi duymaya başladım. Böyle bir durumda onlar da beni duyabilir korkusuna kapılarak gayri ihtiyari birkaç saniye nefesimi tuttum. Sesleri gittikçe netleşmeye başladı. Daha duyduğum ilk cümlede tüylerim diken diken oldu:

- Zehir etkisini ne zaman gösterir dersin?

- Yaptığım hesaplara göre yarın en geç 16:00’da ölmüş olacak. Biliyorsun bu konuya çok çalıştım. Yarı uzman sayılırım. 24 saat içinde yavaş yavaş öldürecek bir zehir bu. Doktorların dört ay önce üç ay ömür biçtiği, organları tükenmiş yatalak bir yaşlı için kimsenin aklına farklı bir şey gelmez. Sen hem vicdan yapma, hem rahat ol. Biz sadece olayı hızlandırıyoruz. Çünkü acelemiz var. 

- Pek rahat olduğumu söyleyemem. Korkuyorum bile denebilir. Çok yaşlı ve ölüm döşeğinde de olsa henüz ölmemiş birini öldürmek sandığım kadar kolay değilmiş. Üstelik o benim babaannem.

Bunu söylerken boğazındaki düğümlenme, sesine yansıdı. Ben duyduklarıma inanamıyordum fakat bu konuşulanlar ve olayın gerçekliği konusunda bir şüphem kalmamıştı… Çünkü bir ara onları yanlarındaymışım gibi yakından görmeye bile başlamıştım. Yaşlı kadından babaannesi olarak bahseden genç, belli ki diğerinden daha toydu. Fakat ikisi de henüz yirmili yaşların başında olmalıydılar. Çok gençtiler. Üstelik eli yüzü düzgün, bakımlı çocuklardı. Başka bir yerde rastlasanız gözünüze sevimli bile gelebilirlerdi. Küçük masanın üzerinde yarılanmış hali ile duran bir büyük şişe rakı, genç yaşlarına rağmen bu konuda tecrübeli olduklarını gösteriyordu.

Arkadaşı sesini biraz yükselterek devam etti:

- Saçmalama! Zehri ben hazırladım ve sen yapamadığın için bardağına ben kattım fakat unutma, bana bu fikirle gelen sendin. Zaten biliyorsun amacımız onu da kurtarmak. Öyle yatağa bağlı yaşamaya yaşamak mı denir? Her gün gelen bakıcı da, para karşılığı bile yapsa bu işten bıkmıştır eminim. Yarın, o evdeyken son nefesini verir ihtiyar. Sen bu gece bende kal. Yarın akşama kadar da eve gitme.

- Oğlum senin için kolay tabi. Kadın benim babaannem, sana göre hava hoş. Babam öldükten sonra annem yeniden evlenince kocası istemediği için beni ona bıraktı. Daha ortaokula gidiyordum. Benden başka da kimsesi yok.

- Biliyorum. Zaten bu yüzden de mirası sana kalacak.

- O eski evden başka bir şeyi yok. Bahçesi bu bahçe kadar bile değil. İyi para edeceğinden emin misin?

- Bizim burası şehre uzak. Sizin orası merkez sayılır, orda arsalar çok değerli. Dedim ya, ben araştırdım, nerden baksan üç milyon eder. Yarısı bana yarısı sana. İkimiz de kumar borcumuzu öder kurtuluruz peşimizdeki pisliklerden. Geri kalanı ile de eğlencemize bakarız. Uzun süre yeter o para bize. 

Onlar bir süre sonra ateşi de söndürüp eve girdiler. İçeride konuşmaya devam etmişlerse de sesleri bana erişmez oldu. Ne yapacağımı şaşırmış halde odama geri döndüm. Beni bir titreme almıştı. Çalışma odamdaki kanepeye uzanarak üstümü örttüm. Bir yandan da yaşlı kadının ikamet ettiği adresi merak ediyordum. Yatağından kalkamayacak kadar hasta ve yaşlı bir kadın. Düşündükçe içim parçalanıyordu. Kim bilir ne kadar seviyordu torununu. Onun için nelere katlanmıştı kim bilir?.. 

Bir süre yaşadığım şokun etkisi ile odamda kalakaldım. Belki bir saate yakın sürdü bu kendime bile suskunluğum. Sonra birden fırladım yerimden. Mantıklı düşünecek halde değildim. Gidip onların kapısına dayanacak ve her şeyi bildiğimi ve polisi arayıp ihbarda bulunduğumu söyleyecektim. Yaşlı kadının adresini söylemelerini isteyecektim onlardan. Böylece yalnız yaşlı kadını değil, onları da kurtaracaktım. Kimseye hissettirmeden evden çıkmaya hazırlanıyordum ki, dışarıdan tuhaf sesler duymaya başladım. Siren seslerine benzeyen bu sesler gittikçe arttı. Dışarıya çıktığımda ana caddede bizim mahalleye doğru yaklaşan itfaiye araçlarını gördüm. Ben hızlı adımlarla o eve yaklaşırken itfaiye araçları ile aynı yere gittiğimizi anladım, çünkü o ev alevler içerisindeydi.

O geceyi benim için unutulmaz kılan bir şey daha olmuş ve içeriden gençlerin feci şekilde yanmış ağır yaralı bedenleri çıkarılmıştı. Sonradan anlaşılacaktı ki yangın, gençler sızdıkları için söndürmeye fırsat bulamadıkları sigara nedeni ile çıkmıştı. Her ikisi de henüz sağdı ve acilen hastaneye kaldırıldılar.

O gece sabahı zor ettim. Mantıklı davranmak için konuyu uzun uzun düşündüm. Torunun adresini olay yerine gelen ve gençleri tanıyan birinden öğrenmiştim. Sabah o adrese giderek yaşlı kadının yanına gelen bakıcıyı bekledim ve rahmetli oğlunun bir arkadaşı olduğumu ve ziyaretine geldiğimi söyledim. Bakıcı önce torununu aradı fakat tabi ki ulaşamadı. İyi niyetli olduğuma karar vererek beni içeri aldı. Yaşlı kadın düşündüğümden daha iyiydi. Zorlukla da olsa konuşabiliyordu. Fakat bilinci ve hafızası çok zayıflamıştı. Bana mütebessim bir çehre ile uzun uzun baktı. Belli etmeden yanı başındaki bir ilaç kutusunu tamamen cebime boşalttım. Sonrasında ise diğer odaya geçerek bakıcıya yaşlı kadının nefes almakta aşırı zorlandığını ve bu kutudaki ilaçların hepsini içmiş olabileceğini söyleyerek aracımla acilen hastaneye götürmemiz gerektiğine ikna ettim. Hastanede ise ilgililere, ilaç kutusunun tamamını içmiş olmasından şüphelendiğimizi söyledim. Yaşlı kadın olanlara bir anlam veremese de gereken müdahaleler ve tahliller yapıldı ve midesi zehirden temizlendi. Biz kurtuldu diye sevindik fakat iki gün sonra hastanede müşahede altında iken sabaha karşı vefat haberi geldi. Ölüm sebebi organ yetmezliği olarak geçti kayıtlara. Bakıcının da yardımı ve ondan aldığım bilgiler doğrultusunda bütün cenaze işlemleri ile ben ilgilendim. Sonradan öğrendiğime göre torunu ve arkadaşı hastaneye kaldırıldıkları gün vefat etmişlerdi. Üstelik ikisinin de ölüm saati kayıtlara 16:00 olarak geçmişti. Bu saatin, onların o gün yaşlı kadının ölümü için planladıkları saat olmasını her hatırladığımda tüylerim ürperiyor. 

Daha önce söylediğim gibi kimseye anlatamadığım bu olayın etkisinden henüz kurtulabilmiş değilim. Onları nasıl duyabildim, üzerime düşen tam olarak neydi ve layığı ile yerine getirebildim mi bilmiyorum. Fakat bu hikayeden çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Öncelikle her şeyin olduğu gibi ölümün de bir vakti, saati varmış. Can yakan, canı yanmadan ayrılmıyormuş bu dünyadan ve canı kim verdiyse o alıyormuş. 

Bunları zaten bilmiyor muydun dediğinizi duyar gibiyim. Asıl öğrendiğim de o oldu zaten: Bildiğimi sandığım birçok şeyi aslında bilmiyormuşum. Düşmüşüm bir—dünyayı sevmek kuyusuna—kendimi düz ovada sanıyormuşum…