Gerilimin ünlü ustası Alfred Hitchcock ‘sinema’ diyor; ‘hayatın sıkıcı anlarının kesilmiş halidir.’ Bu mantık ile bakıldığında sinemanın hayatın izdüşümü olduğu anlamını çıkartabiliriz. Mantığı yürütmeye devam edersek, perdede gördüğümüz maceralar yeryüzünde tarih boyunca yaşanmış hayatlar ile bir şekilde benzerlik oluşturması mümkün olmayan serüvenler olmak durumundadır. Bu mantığın en düz ve basit sonuçlarından biri de şu olabilir: Başarılı film, hayat ile en çok benzeşen, gerçek yaşamı en çok taklit eden sinema eseridir. Elbette tersine okumak mümkün; ‘her insan kendi yaşamının başrol oyuncusudur’ ancak bu konu yazımızın muhatabı değil ne yazık ki..
Sinema ile hayatı üst üste koyup izdüşümlerini aldığımızda, insan yaşamında hangi his ve duygulara, ne kadar yer varsa, bir filmde de o kadar yerin olması gerektiğini düşünürsek yanılırız. Zira sanat eserlerinde ‘tema’ denen öykünün can damarı bazen sevgi, bazen korku, aşk, cesaret, ihanet, gerilim ve buraya yazmadığımız onlarca kavram olabilir..
Özellikle edebiyat alanında ‘aşk’ın yeri apayrıdır. Sinema, yazılı sanatın görüntüleşip, semboller ve ses ile muhataba sunulduğu bir sanat dalı olarak, çoğu vakit edebi metinlerden bir adım daha önde olabilir. Bazen bu durum tersine de dönebilir. Bu tamamen filmi çekenin ve çektiği teknik şartlarla ilgili bir şeydir. Leprom isimli hikaye kitabımın önsözünde bu konuya değinirken şöyle demiştim: ‘Edebiyat ile sinema arasında çok önemli iki fark var bence: ilki yazar ile yönetmen arasındaki fark.. Biri yaratıcının bahşettiği yeteneği son derece lineer bir araç kullanarak muhatabına aktarıyor. Birikim ile yeteneği mezcederek kalemle şekil verip okuruna havale ediyor gerisini. Okur, kendi muhayyelesi nisbetinde zevk alıyor, anlam üretiyor. Diğeri, yani yönetmen ise, yetenek ve birikimi ne olursa olsun bir çok bağlayıcı sebep ile kuşatılmış durumda. Tablo yukarıdaki gibi olunca, edebiyat ile sinema arasındaki ikinci fark olan tüketici; yani okur ile seyirci arasındaki farkı da varın siz düşünün. Birinin okuduğunu kurgulaması, diğerinin kurgulananı algılaması gibi iki karşılaştırılamaz fark bulunuyor.’
Edebi metinlere baktığımızda, ‘aşk’a doğudan ve batıdan yapılan yaklaşımların çok farklı olduklarını görüyoruz. Gerçi her ne kadar ‘aşkın vatanı kalptir’ diyerek bir genelleme yapabilirsek de, aşkı yaşamak ile, yazmak ya da filme çekmek arasında çok büyük ve kültüre göre farklılıklar bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Dünya sinema tarihine baktığımızda edebi eserlerde olduğu gibi, sinema eserlerinde de batılı filmlerin tamamında aşkın kendisinin saf ve duru halinden ziyade patolojik birer vakıa olarak yeraldığı filmlerin daha unutulmaz ve beğeni kazananlar olduklarını müşahade ediyoruz. Batı kültüründe, bizde olmayan bir o kadar acıklı ve içi kan-irin karışımı ızdırap yüklü bir ‘tür’ün bu düzlemin neredeyse her tepesini ele geçirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz: Trajedi. Şark kültüründe trajedi yoktur. Hikmeti esas alan bir kültürün, kan-irin karışımı ve acımasız mutsuzlukla biten çok nadir yazılı eseri olduğu gibi, layıkıyla film yapılmış olsa sinema alanında da böylesi bir eseri olmayacaktı. Ancak Türk sineması tarihi boyunca yapmacıklık ve kuru bir taklitçilikten ileri gitmediği için, Yeşilçam filmlerinin ucuz birer Hollywood türevinden başka bir şey olmasını beklememiz doğru olmaz.
Stendal o meşhur kitabı Aşka Dair’de, aşkı dörde ayırarak elimize çok güzel bir pusula sunar. Bu müthiş yol haritası ışığında baktığımız sinema eserlerinde, gerçek aşkı konu alan film sayısı inanılmayacak kadar azdır. Hollywood filmlerinin çoğu Stendal’in ifadesiyle ‘Mide bulandırıcı aşk’tır. Batı klasiklerinin çoğuna sinen, o irkiltici ‘gösteriş aşkı’ temalarını Türk filmlerinin çoğunda görmemiz mümkündür. Hatta izleyicinin kafasına odunla vurmayı deneyerek aşkı anlattığını zanneden bir çok yetersiz yönetmen, filminde aklı sıra bize ‘gerçek aşk’ı dayattığını zanneder. Bu büyük bir yanılgıdır. Aşkın evrelerini, yaşanan kristalizasyon ve parçalanma sonucunda açığa çıkan durumlar ve hisleri tanımlayamayan, bunu insanın his odacıklarında bir yere yerleştiremeyen yazar ya da yönetmen sadece havanda su dövmüş olacaktır. Bir çok batı tipi yönetmenin tutkuyu, patolojik saplantıyı filmlerinde bize aşk diye yutturmaya kalkması, bu gölge sanatının en büyük zaaflarından biridir, diye düşünüyorum. Sinemayı henüz tam anlamıyla keşfedip kullanamayan doğu insanı ise, kuru bir batı nakilciliği ile henüz yazı alanında bile aşk teması ile meselesini tam olarak halletmemiştir kanaatimizce.
Ucuz Yeşilçam melodramları ya da Türk sinema tarihçilerini ilerde hayretten çatlatacak arabesk film türü ile aşka uzaktan, sığ ve kaba bir algı ile bakan Türk sineması öncelikle sevgi kavramı ile arasındaki buzları eritmek durumundadır. Stendal’in aşkın seyrine dair çizdiği şematik yol haritası bize önemli bir kolaylık sağlar. Bütün aşklar hayranlıkla başlar, açığa vurulana kadar bu hayranlık devam eder. Sonra hayranlık bıkkınlık verir ve aşık ilgi ister. İlgi görüldüğü an kristalizasyon başlar. Bütün önemli aşk metinleri ve filmleri işte bu aşamada devreye girer. Öncesi ve sonrası ya kuru bir başlangıç, ya şok edici bir final sekansı olarak yer alır eserlerde. Oysa aşkın belki de en kısa süren evresidir bu. Maşukun olumlu ya da olumsuz karşılık vermesi aşkın tarihselliği açısından çok önemli değildir. En büyük aşklarda bile kristalizasyon süresinin dağıldığını görmek bizi şaşırtmamaktadır artık. Ya erken reddediliş sonucunda aşıkın bayağılaşıp, sevgiliyi aşağılaması. Ya da sevgiliye dokununca o tütsülü buğunun bir anda yok olup, şayet yerine başka şeyler konmamışsa aleni bir sıkıcılık, gizli yeni arayışlar, kıskançlıklar ve başka bayağılıkları beraberinde getirmesi.
Sinema tarihi bu tür ilişkilerle dolu bir çöplük gibidir. Karelerini vuslata kapatan her film, belki izlendiği anda etkisini izleyicinin içinde hissettirir ancak, tarih içinde çok fazla kıymet-i harbiyesi yoktur. Zira aşkı büyüten aşıkların sosyal konumları ya da güzellikleri değil, hislerin yüceliği ve saygınlığıdır. İçinden saygı geçmeyen, kristalizasyon sonrasında sofrasını saygı ile paylaşmayan her aşk hüzün, acı, ihanet ve gözyaşı ile bitmiştir. Öykü sona erdiğinde ruhumuza aldığımız ağır ve kanatıcı darbeler sonrasında çıkarız salondan. O zaman kendi kendimize şu soruyu sormanın vaktidir: ‘İyi de ben bu kadar keçi boynuzunu niye yedim?’
