TR EN

Dil Seçin

Ara

İki Kriz Bir Gerçek

Bir sorun, zihnin kıvrımlarında çözülebildiği zaman çoğunlukla duygusal bir yansımaya yol açmaz. Birinin haklı olarak sizi terk ettiği yerde, eğer terke neden olan gerçeği görebilirseniz kırılmazsınız. Aksine özür ve telafi yolları araştırır, hatayı tekrarlamamak için çözüm yollarına girişirsiniz.

Yani, yaşanan bir olaydan geçmişe yönelik, geleceğe yönelik ve olayın geçtiği zamana bakan çözümlemelere girişirsiniz. Hayatınıza dersler çıkarır, yürekleri daraltan kör bakışlara bedel geleceğe ve gerçeğe dair çözüm yolları sunarsınız.. hem kendinize, hem etrafa bakınıp çözüm bekleyen, arayışta olan fakat bu arayışları buluşlarla sonuçlandıramayanlara...

Bu bağlamda Bediüzzaman bir ekol olmuş, bir yöntem ortaya koyabilmiş ender simalardan birisidir. Onun 1. Dünya Savaşı’na dair nefis yorumu hala kulaklarımızdadır. Bediüzzaman’da şu kainatın Yaratıcısı’na, O’ndaki engin rahmete, yetkin kudrete dair derin bir “emn” halini; yani bu noktada ve O’na dair her noktada tatmin olmuş bir yürek, teslim olmuş bir nefs halini okursunuz.

Bu hal tüm kainatta, bu kevndeki her bir olguda ve olayda, meraklı bir bakışın, cesaretli bir sorgulamanın ve çözmüş, muhatap olmuş bir zihnin varlığını hissettirir size.

Üstad, Sünuhat adlı eserinde, 1. Dünya Savaşı’nın ve özellikle İslam âleminin yenilgisinin arka planını sorgulayan bir soruya verdiği cevapta, kaderin takdirindeki hikmete dair yorumlarda bulunur. Özetle; eğer galip gelinse Batıya uyup onların zulümlü rejimlerini İslam âlemi içerisinde uygulamak kolaylaşacaktır. Oysa mağlubiyet ile insanların tabi olmak değil, muhalefet damarları kabarmıştır.

Yine insanlık âlemi, özelde ise İslâm âlemi O’na ibadeti terk etmiştir. Zât-ı Zülcelâl ise kılınmayan namazlara karşılık bil-fiil beş yıl süreyle talim ettirerek bir nevi namaz kıldırmıştır. Yine tutulmayan oruçlar nedeniyle kısmî bir açlık talimi yapılmıştır. Verilmeyen zekatlara karşılık, birikmiş olan zekat, mallardan heder edilmek suretiyle alınmıştır.

Hazır zamandaki mükafat ise ehl-i İslam’ın beşte biri şehadet ile, velayet gibi yüksek makamlarla saadet diyarlarına kabul edilmişlerdir. Masum olarak bu zulme maruz kalanlara ise elbette ki rahmet-i ilahiyye gerekli mükafatı verecektir. Gelecekte ise kışın ardından bir baharı, gecenin ardından gündüzü getirmekten aciz kalmayan rahmetin tecellisi ile “en gür sadâ hakkın olacaktır”.

Bu siyasi anlamdaki bir kriz sonucu ortaya çıkan bir savaşın; son derece ciddî ve vahim sonuçları olan bir tablonun olgun, derin ve dingin bir yorumudur.

Yakın zamanda yaşanan ekonomik kriz insanları ve yaşantıları etkilemiştir. İnsanlar bu krizden sadece ekonomik olarak etkilenmemişler, etkilenme sadece maddi boyutlarda kalmamıştır. Yaşanan bu kriz sonrasında başka krizlerin oluşum zemini hazırlanmış ve süreçleri hızlanmıştır. Bu krizler ne yazık ki, manevi krizlerdir. Çünkü krizin çözümlemesi gerçek anlamda yapılamamıştır. Sorun düşünsel olarak çözülemeyince duygusal plana çekilmiş, içilen sigara miktarları ve depresif çöküntülerle geçirilen saatler artmıştır.

Önceki yoruma konu olan krize oranla belki yüzlerce kat daha hafif olan şu yaşanan kriz; kederli, ümitsiz bakışlara değil de dünyada var oluş sebeplerimize uygun bir biçimde yorumlanabilinirse; karşımıza çıkacak sonuçlar, bahsi geçen kriz çözümlemesiyle benzerlikler oluşturacaktır.

Manevi dayatmalarla ve düşünsel kısıtlamalarla gelen bu tablonun mimarları eğer ekonomik anlamda başarılı olabilselerdi, dayattıkları yaşam modeli kabul görüp daha rahat içselleşebilecekti. Bu başarıyı ilgisiz de olsa bir haklılığa dönüştürebileceklerdi. Düşünce denetiminin haksızlığının artık tartışmasının bittiği ve uygulamalardaki aksaklıkların ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir dünya perspektifinde; üzüntüyle belirtmek gerekir ki, düşüncenin pek de rağbet görmediği bu ülkede, düşünce denetimine kitlesel taraflar oluşabilirdi.

Görünüşte kahırlı ancak merhametli bir takdir buna izin vermemiştir.

Zekattaki, yani yardımlaşmanın farz olan kısmındaki ciddî ihmal ve israf ise bu tablonun manevi zeminini hazırlamıştır. Merhametin kalktığı, insanların birbirini unutmaya başladığı bir toplum unutularak ihmal edilmeyi hak ediyor demektir. Almadan veremeyenlerin gelir gider dengesini gözetmemeleri ise krize ısrarlı bir çağrıdır. Tüketen elbette ki tükenecektir. (Bu konu Zafer Dergisi’nin Nisan 2001 sayısında irdelenmiş, özellikle Tüketen Tükenir adlı yazıda etraflıca anlatılmıştır.)

İnsanın bu dünyada bulunuş gerçeği, kazanmak ve tüketmek değildir. İnsan bu dünyada kendisine yerleştirilmiş olan yeteneklerinin, fıtratına derc edilmiş olan istidatlarının açılımı için gönderilmiştir. Bu maddi sarsıntılar insana gerçeğin kapısını aralayarak, dalıp gittiği aldatıcı düşlerden, öldürücü uykulardan uyanması için bir dürtü.. asıl olanı hatırlatarak gerçeğe bir çağrıdır. Sınav ortasındaki uykulardan uyandırılmak gibi; eğer gerçek fark edilirse, depresif duygulanımlardan çok bir teşekkür ve mutluluk hali oluşturacaktır.

Ciddi hatalar ve suçlar yüzünden yapılan bir yargılamada uygun görülen hapis cezasının para cezasına çevrilmesi ise ancak merhamettir.. insan şu dünyaya önüne konulanları hayvan gibi kimin verdiğini görmeyerek yalayıp yutsun, varoluş gerçeğini düşünmeyerek heveslerinin peşine düşsün diye gönderilmemiştir. Nereden gelip nereye gittiğini ve niçin var edildiğini unutarak ve unutturarak yaşamaya çalışan insan, eğer gerçeklerin gerçek anlamda görülebildiği büyük mahkeme gününden buraya baksa bu cezayı teşekkür ve hamd ile karşılayacaktır.

Bu hal bir büyük ticarettir. Ticarette ise alınan ve satılan şeylerin karşılaştırılması ile bir kâr veya zarardan söz edilebilinir. Gerçeğin yüzü görülebilinirse şükür edilerek bu durumdan son derece istifade edilebilinir. Mesela bir yarı vahşi, paradan anlamaz bir adama bir milyon dolar ederinde bir miras kaldığını farz edelim. Bu mirasa karşılık satın almak isteyen biri, bir çanta dolusu dolarla gelerek ona: “Bu çantada tam bir milyon dolar var. Senin mülkünü satın almak istiyorum.” dediğinde bu bedevi: “Sen ne diyorsun? Hiç bu kadar büyük bir yer bu kağıt parçaları ile değiştirilir mi? Şu ağacın dalını kessem bu çantadakilerden daha fazlasını yapabilirim.” diyecektir. Bir başka adam ise şöhret bulmuş büyük bir zenginin emriyle yüz milyon dolarlık bir çekle geldiğinde: “Sen divane misin? Bunlardan bir çanta dolusu getirmişlerdi kabul etmedim.” diyecektir. Bir de büyük ve iktidarlı bir devletin haysiyetli başkanının temsilcisi olarak bir başka görevli sadece elinde temsilcisi olduğu makamın nişan ve belgeleri ile gelerek: “Başkanımın selamları var. Size ülkemizde başkanımızın emriyle büyük ve görkemli bir mülk tahsis edildi. Başkanımız ülkemize geldiğiniz zaman sizinle bizzat kendisi ilgilenecek. Ancak şu an elinizde bulunan mülkten ayrılmanız gerekiyor.” dese, “A şaşkın adam. Ben nişan, belge, makam, mevki, tanımam. Diğerleri yine bir şeyler getirmişlerdi. Sen ise sadece kuru bir laf getirdin.” demesini nasıl karşılardınız?

Hiç ticaret bilmeyen bir garip vahşi, bir küçük çocuk gibi; elinde tuttuğun bir sepet çürük elma misali batmaya mahkum geçici, fani bir mala karşılık; gökleri ve yeri yaratan ve yaratmakta acze düşmeyen ve bâkî bir mülkü vermeye kudreti yeter birine: “Sen ne yapıyorsun, hiç bu kadar çok şey sessiz bir söz ile değiştirilir mi?” denilir mi? İsyan ile bu ticaret mahvedilir mi?

Şükreden ile etmeyen elbette ki bir olmayacaktır. Masum olduğu, bu dünyada bulunuş gerçeğini unutmayarak yaşadığı, cimrilik yapmayarak kendisine verilenden verenin emrine uyarak verdiği halde, bu umumi ihtardan nasibini alanlar ise isyan etmemek, emn halini korumak şartıyla elbetteki unutulmayacaklardır.. Ders ortasında zıvanadan çıkan gürültücü yaramaz bir sınıfın kızgın bir şekilde ihtar edilmesinden sonra gürültü ve yaramazlık yapmayanların başının okşanması gibi, sineğin beyin hücrelerinin ihtiyacına cevap veren rahmet elbette ki, masumları ödüllendirmekten geri kalmayacaktır..

Eninde sonunda... gerçeği takipten sapmayan ve şükreden kazanacak.. ihtar edilen ve uyanarak gerçeğin peşine düşen bu kazanımdan mahrum bırakılmayacaktır. Şu kainatta kendini gösteren ve her şeyi kucaklayan bir rahmetin verdiği sessiz bir söz.. bir bekâ va’di; yüreklerde oluşturduğu bir “emn” hali bunu müjdelemektedir.