Eğitim hayatımız yeni döneme kendisine has problemlerle girdi. Bir yandan ideolojik eğitim politikaları, diğer yandan da yapısal ihtiyaçlar, eğitim hayatımızın açmazları olmaya devam ediyor. Eğitim alanında bir kaos yaşanıyor. Ne yapacağını bilmeyen bir çaresizlik gözleniyor. Bu görüntü, ekonomik, kültürel ve siyasî olmak üzere bir çok sebepten kaynaklanıyor.
Yaygın eğitim konusunda toplumu seferber etmeye yönelik çalışmalar, uzun yıllar boyunca sadece okuma-yazma becerisi ile sınırlı kaldı ve öyle tutuldu. Şimdi ise, mecburi hale getirilen ilköğretim döneminde öğrenciyi taşımayı bile başarmakta zorlanan bir süreç yaşanıyor. Diğer taraftan dikey, yani uzmanlaşmaya yönelik eğitim hayatı, devletin ekonomik ve eğitim yetersizliğinin çok açık görüldüğü bir alan olmaya devam ediyor.
Yeni başlayan 2000-2001 eğitim yılında yüksek öğrenime yönelmiş bir milyon 500 bini aşkın öğrencinin 700 bini açıkta kalmıştır. Diğer 950 bin öğrencinin ise, yerleştiği kurumlar, belki yüzde seksen öğrencinin istemediği yerlerdir. Sadece 150 bin öğrencinin, yani yüzde onluk bir kısmın arzuladığı eğitim kurumuna girdiğinden bahsedilebilir.
Eğitim çağında on beş milyon insanı bulunan bir ülkenin, bu insan potansiyeli hakkında çok sağlıklı kararlar alması gerekiyor. Bu milyonların içinden çok küçük bir kısım, nitelikli sahalarda iddialı eğitim için arzulu olmasına rağmen, devlet bu alandaki özgür yönelişlerin önünü, ideolojik kaygılarla kesmenin arayışı içinde görünüyor. Bu sene, meslek liselerinden mezun olanların yüksek puan almalarına rağmen aldıkları yüksek puanlarla girebilecekleri eğitim kurumuna giremedikleri gerçeği bütün çıplaklığı ile görülmüştür. Bu uygulama, yüksek başarıyı görmezden gelip, düşük başarıyı ödüllendirmekle eş anlamlıdır. Benimsenen tutum ve ilkeler haksızlığı ve adaletsizliği beslemektedir.
Açık ifade etmek gerekirse, eğitim hayatımız, ihtiyaçların ve reel şartların yönlendirmesinden ziyade, yersiz kaygıların denetim ve güdümündedir. Halbuki eğitim hakkı ve eğitim yoluyla kişiliği geliştirme hakkı, modern toplumların öncelik verdiği ve koruduğu kavramların başında geliyor. İnsanına güvenmeyen yönetim anlayışı, koyduğu daraltma ve sınırlamalarla eğitim alanında da kendisini gösteriyor.
Halkına ve insanına karşı sorumlu bir yönetimin, Türkiye şartlarında eğitim alanında da gerçekleştirmesi gereken görevler vardır. Öncelikle insan varlığını en büyük değer bilerek olaya yaklaşmak gerekiyor. Kamusal kaynakların insan potansiyelimizi eğitim alanında değerlendirmeye yeterli olmadığı bilinen bir gerçektir. Ona rağmen devlet, eğitim inisiyatifini elinde tutmak istiyor. Halbuki bu konuda devletin sadece denetleyici olabileceğinden bahsedilebilir. Sözgelimi bugün dünyada kalkınmış bir ülke olarak saygı uyandıran JAPONYA binden fazla üniversitesinin üçte ikisini özel ve vakıf kurumlar eliyle kurdurmuştur. Her türlü kalkınmanın temel ve altyapı şartlarından birisi eğitim ise, eğitime yönelik çabalar, nereden gelirse gelsin, bunun önünü ve yolunu açmak gerekmez mi? Türkiye’de 1980’lerden sonra on civarındaki devlet üniversitesine süratle yenileri eklenmeye başlayınca, eğitim elemanı ve benzeri eksiklikler sebebiyle bazı haklı uyarılar yapılmış idi. O dönemdeki eleştirilerde yüksek öğretimin kalitesini koruma kaygısı vardı. Zaman içinde bu üniversitelerin önemli bir kısmında eksiklikler giderildi. Buna parelel olarak ihtiyaçların tazyiki ile özel üniversiteler açılmaya başlamış ve bunların birçoğunda eğitimin hakkını verecek şekilde kaliteli eğitim gerçekleştirilebilmiştir.
Öğrenciden yüksek öğretim talebi geldikçe bunu karşılama durumunda olan Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), bugünkü şartlarda yeni üniversiteye gerek olmadığını söylemektedir. Halbuki, artan talebe uygun kapasite oluşturulamadığı için birçok genç beyin, maddî imkân ve kaynaklarıyla birlikte yurt dışına gidiyor. Bu sahadaki maddî ve manevî servet kaybının öncelikli olarak durdurulması gerekir.
Türkiye’de istendiği zaman, gelişmiş ülke standartlarında eğitim yapılabiliyor. Bunun için olaya, ideolojik yaklaşımlardan kurtularak bakmak gerekiyor. Çünkü, eğitim maddî ve manevî kalkınmanın önemli dinamiklerinin başında geliyor. Amerika, bugün dünyanın süper gücü kabul ediliyor ve tek kutuplu dünya oluşturma çabalarının odağında bulunuyorsa, bu neticeyi hiç şüphesiz altı binden fazla üniversitesi ile elde etmiştir. Nüfusunun yarısından fazlası otuz yaşın altında olan, başka bir ifade ile eğitim çağında bulunan bir Türkiye, seksen üniversiteyi kendisi için yeterli göremez. Aksi takdirde bedenî ve zihnî melekelerinden başkalarının faydalanacağı insan tarlası durumuna düşeriz. Nitelikli insan yetiştirmenin yolu eğitimden geçiyorsa, yüksek öğretimin bu konuda tartışılmaz bir yeri varsa ve ciddi talep varsa, bu şartlara hiçbir gerekçe ile ilgisiz kalınamaz.
İnsanın kişiliğini geliştirme hakkı olarak da görülmesi gereken ve Anayasa’da dayanağını bulan eğitim ihtiyacının, yersiz kaygılardan uzaklaşarak ele alınması gereken bir dönüm noktasında bulunuyoruz. Sosyal uyanıştan, kültürel uyanıştan korkan bir toplum görüntüsü veremeyiz.
Her yıl yapılan üniversite imtihanları sonunda önümüze gelen sonuçları, eğitim seviyesinin yükselmesi, eğitimde yaygınlığın sağlanması, fırsat eşitliğinin temini gibi temel noktalardan değerlendirmeye almak zorundayız. Sosyal hayatın dinamizmini ve dayanışmasını temin edecek vesileleri olabildiğince kullanmak durumundayız. Gelir dağılım dengesindeki bozukluğu, hayatın diğer alanlarına olduğu gibi bilhassa eğitim alanına sokmamak için sağduyulu davranmaya ihtiyaç vardır. Yoksa, problemlerimizi beslemekten öteye bir şey yapmış olmayız.
