TR EN

Dil Seçin

Ara

Fiil ve İnfial Cihetiyle İnsan Gerçeği

Sözler kitabında insan hakkında yapılan, birbirinden güzel tespitlerden birisi: “Sende iki cihet var: Birisi, icad ve vücud ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri, tahrip, adem, şer, nefy, infial cihetidir.”

Bakıyorum da insan konuşmalarını, düşüncelerini büyük çoğunlukla kendisinde merkezleştiriyor ve yaptığı işleri başkalarına da anlatmaya ve onların takdirini kazanmaya can atıyor. Güzel bir resim çizdi mi, onu defalarca seyrediyor, bazı yerlerini büyük bir hassasiyetle yeniden düzenliyor. Ve sonunda sıra konuşmaya geliyor, “Bu resme şu kadar emek verdim, şöyle yaptım, böyle ettim..” gibi. Ama bunu yaparken, bir an olsun, fırçayı tutan eline bakamıyor, kendi vücudundaki akıl almaz nizamı, intizamı, güzelliği, hikmeti pek düşünmüyor. Onun için önemli olan, kendi yaptığı tablo oluyor…

Halbuki, insan asıl değerini fiil ciheti dediğimiz, o resmi yapmaktaki maharetiyle değil, infial cihetiyle, yani kendisinin bir canlı resim/eser, konuşan resim, düşünen resim, anlayan, heyecanlanan, seven, korkan, endişe eden bir resim olmasıyla alıyor. Ve inanan bir insan, Cenâb-ı Hakk’ın böyle harika bir eseri olmasının şerefini, kalbinde ve vicdanında tadıyor, yaşıyor.

İnsanı arza halife eden, ne çizdiği güzel tablolar, ne yaptığı mükemmel fabrikalar, ne yığdığı servetler, ne de yükseldiği maddî makam ve rütbeler değil. Bunların tamamına fiil ciheti diyoruz. Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın insana ihsan ettiği gerçek nimetler, şerefler, rütbeler yanında sönük bir gölge.

Fabrikasıyla övünen insan, birazcık dikkat etse kendisinin baştan ayağa bir fabrikalar ağı, bir tezgâhlar manzumesi olduğunu görecektir. Saçından başlayalım. Sert kafatasının üzerine ne cins bir toprak serilmiş ki, o tabaka bir fabrika gibi durmadan saç üretiyor. Az aşağıya iniyoruz. Birer yağ kümesi olan gözlerine nasıl bir kabiliyet yerleştirilmiş ki, neye baksa onun suretini içine alıyor. Ayarı otomatik. İnsanoğlu fotoğraf makinesiyle övünedursun, akşama kadar gözüyle kâinattan fotoğraflar aldığını unutuyor ve bu harika cihazdan iki taneyi onun yüzüne yerleştiren Rabbinden gafil yaşayabiliyor.

İşte insanın değeri, kâinattaki fabrikaların en mükemmeli olmasında, yahut kendisinde binlerce, hatta trilyonlarca fabrikanın yerleştirilmesinde saklı. Biz bu cihetimize bakıp Rabbimize sonsuz şükürler edeceğimize, kendi yaptığımız ve onlarda da fazla bir hisseye sahip olmadığımız fabrikalarla övünür dururuz. Gerçekten de, fabrikalarımızın demirini mi biz yaptık, bakırını mı? Elektriğini mi biz icat ettik, petrolünü mü? Ama biz ne yaptık; emsalimiz olan diğer insanlar tembelce otururken, çalıştık; kâinatta İlâhî hikmetle yerleştirilen nimetleri keşfettik, onlardan istifade ettik ve başkalarından daha zengin, daha varlıklı olduk.

Bediüzzaman Hazretlerinin harika bir misâli var. Biz de her gün nice şeffaf şeyler görürüz, meselâ aynaya her gün defalarca bakarız. Ama Üstad o şeffaf aynadan çok yüce mânâlar ve çok ince hikmetler çıkarır ve tefekkürümüze sunar. Kendi ifadelerinden okuyalım:

“Şeffaf parlak bir zerrecik, bizzat kendi başıyla kalsa bir kibrit başı kadar bir nur içinde yerleşmez... Fakat o zerrecik, Güneşe intisab edip ona karşı gözünü açıp baksa; o vakit o koca Güneşi ziyasıyla, elvan-ı seb’asıyla, hararetiyle hatta mesafesiyle içine alabilir.” (Mektubat)

Burada bir fiil, bir de infial ciheti var. Fiil ciheti aynanın bizzat kendisinin ışık vermesi. Bu cihetle ayna iflas etmiştir. Işığın zerresine bile sahip değildir. Ama üzerinde fiili kabul etme cihetiyle, güneşin ışığını içine alabilmekte, onunla parlamakta, onunla güzelleşmektedir. Şimdi bu ayna şuurlu olsa, kendisindeki bu cemâl ve kemâl tecellilerinin hep güneşten olduğunu ilân eder ve kendisini değil, güneşi metheder. Yoksa o ışığı, o ısıyı, o güzelliği kendine mal ederek gururlansa, manen çok aşağılara düşer ve akşamın gelmesiyle de karanlıklar içinde perişan olur.

Dikkatimizi çeken bir başka nokta: “Mesafesiyle içine alma.”

Ayna bir veya iki milim olduğu halde kendini güneşe karşı tuttuğu anda bir derinlik kazanıyor ve yüz elli milyon kilometrelik bir mesafeyi içine alabiliyor. Şimdi bu ayna, “ben yüz elli milyon kilometre kalınlıktayım,” dese, maskara olur; zira onun kaç milim olduğu herkesin malûmudur. Onda teşekkül eden derinlik, fiilden değil infialdendir.

Biraz konu dışı olacak ama, bu vesileyle hatırıma gelen bir noktaya da değinmeden geçemeyeceğim: Aynayı şuurlu farz edelim. Bu ayna kendisini iki metre ilerideki bir duvara karşı tutsa onda iki metrelik bir mesafe teşekkül eder. Yüz metre ilerdeki dağa karşı tutsa içindeki mesafe yüz metre olur. Hepimiz o ayna gibiyiz ve bir ömür boyu âhiret hesabına aralıksız bir imtihan geçirmekteyiz. Aklımızı, kalbimizi, hayalimizi neye karşı tutsak, değerimiz de, derinliğimiz de, kıymetimiz de ona göre oluyor. İşte bu sırrı çok iyi anlayan büyüklerimiz, önderlerimiz, kalplerini ancak Rablerine mahsus kılmışlar, akıllarıyla kâinattaki İlâhî hikmetleri tefekkür etmişler ve hayalleri ebedî saadet olmuş. Böylece yücelmiş, enginleşmiş ve derinleşmişler. Kâinat kitabındaki esma tecellilerini güzelce okumuş ve daha başka kitaplar okumak üzere bu âlemden göçüp gitmişler.

Yine konumuza dönelim: İnfial ciheti denilince bizde icra edilen İlâhî fiilleri tefekkür edecek ve onların tecellisine en uygun bir şekilde yaratıldığımızı düşüneceğiz. Ve başka varlıklarda, bu İlâhî fiillerin daha azının, daha az nispette tecelli ettiğini ibretle seyredeceğiz. Bu ise bizi şükre götürecek, hamde götürecek, hayrete götürecek.

“Hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzak ismiyle, bütün mat’umatı bir sofra-ı nimet içinde senin önüne koymuştur.” (Sözler)

Biz, kendimize mide verilme fiilini kabul etmişiz; elbette şahsî gayretimizle değil, bize bahşedilen istidat sayesinde. Bir ağaç bu fiili kabul edememiştir. Çünkü istidadı buna imkân ve fırsat vermemiştir. Bu ağaç kalkıp “ben de mide sahibi olacağım” diye, bir gayretin içine giremez, zira yaratılışı buna müsait değildir.

İnsana mide verilmesiyle birlikte yeryüzü bir sofra olmuş ve onun önüne konulmuş. Bu, insanın kendi mahareti değil, zira midesini kendisi takdir etmemiş, yapmamış, yerleştirmemiş. O halde insan, fiil cihetiyle değil, ancak infial cihetiyle Rezzakiyetin azami tecellisine mazhar olabiliyor; güneşi kalbinde taşıyan bir ayna gibi.

Bu misâle yenilerini ekleyebiliriz: İnsan, infial cihetiyle, yaratılmayı kabul etmiştir; insanlık mahiyetini kabul etmiştir; el, ayak, göz, kulak sahibi olmayı kabul etmiştir; imanı, hidayeti kabul etmiştir. Bunların hiçbiri onun kendi gayretiyle gerçekleşmiş değil. Hepsi lütuf, hepsi ikram, hepsi ihsandır.