119 Yazı Prof. Dr. Alaaddin Başar

Yazar Profili »

Hayatın Hakkı

Aralık 2018, 504 1025 Görüntülenme Eklenme Tarih: 01 Aralık 2018 14:30 Prof. Dr. Alaaddin Başar

 

Nur Külliyatında adalet iki ayrı yönüyle ele alınır ve tahlil edilir: Birincisi, ihkak-ı hak, yani her hak sahibinin hakkını eksiksiz olarak vermek. İkincisi ise, zalimleri cezalandırmak.

 

Allah bütün âlemlerin Rabbidir ve terbiye ettiği her bir âlem için gerekli şartları da en mükemmel şekilde hazırlamış, her hak sahibine hakkını en güzel ve mükemmel şekilde vermiştir. Hak derken, o şeyin yaratılışına konulan kabiliyetleri ve onların ihtiyaçlarını kastediyoruz, yoksa hiçbir varlığın Allah’tan hiçbir hak talep etmeye hakkı olmadığı açıktır.

Birkaç misal verelim: Allah, akciğerler âleminin Rabbidir; onları teneffüse en uygun biçimde O terbiye etmiştir. Aslanın ciğeri de ceylanın ciğeri de, Onun mahluku, Onun sanatı olduğu gibi müminin ve kâfirin ciğerleri de yine Onun mülkü, Onun eseridir. Hepsinin hakkı olan hava unsurunu hiçbir ayırım gözetmeksizin tümüne ihsan eder. Zira ihkak-ı hak bunu gerektirir. Keza, gözler âleminin hakkı olan ışığı, mideler âleminin ihtiyacı olan rızıkları da yine tüm misafirlerine ihsan eder.

Rızık hayatın hakkı olduğu gibi, şifa da hayatın bir başka hakkıdır. Rezzak ve Şâfi gibi birçok isim, insan olsun hayvan olsun, mümin olsun kâfir olsun her canlıda tecelli eder, yani bu esmanın tecellisi için iman şart değildir.

Zaten dünyanın imtihan meydanı olmasının da gereği budur. “Hayatın hakkı” noktasında bütün insanlar eşit tutulacaklardır ki, imtihan tahakkuk etsin. Meselâ, güneş ve hava da hayatın en önemli birer lazımıdır. Bu nimetler sadece müminlere verilseydi imtihan sırrı bozulurdu.

Demek ki, bu dünyada “rahmetin  iltifatı,” bütün insanlar ve diğer bütün canlılar için geçerlidir.

Cennetteki iltifat-ı rahmet için ise iman şarttır.

Harpte öldürülen müminler şehit oldukları gibi, kazalarda, bazı ağır hastalıklarda, doğum olayında ölenlerin de hükmen şehit oldukları bildirilmiştir. İnanmayanlara gelince, onların da masum ve mazlumlarının çektikleri sıkıntılar yine neticesiz değildir. Zâlim bir kâfirle mazlum bir kâfirin cehennem azabından hisseleri aynı olmayacaktır.

Zilzal Sûresinde geçen, “Her kim zerre miskal hayır işlese onu görür, her kim zerre miskal şer işlese onu görür” meâlindeki ayet-i kerimenin verdiği derse göre, mahşer meydanında, o muhteşem hesap gününde insanlar bütün amellerini yazılmış olarak bulacak ve göreceklerdir. Burada sadece müminler değil, bütün insanlar kast edilmiştir. Zira, surede geçen ‘men’ (her kim) ifadesi bütün insanları içine alır.

İhkak-ı hak hakikati, bütün canlıların ihtiyaçları olan her şeyin eksiksiz verilmesinde açıkça kendini gösterdiği gibi, dünya imtihanını farklı şartlarda geçiren insanlar için de geçerlidir. Her insan, bulunduğu ortamın imkânları çerçevesinde, hak ve hakikati ne ölçüde bulma imkânına sahipse ona göre muamele görür, o çerçevede hesaba çekilir.

İlahi fermanda her şeyin Allah’ı tesbih ettiği beyan ediliyor. Her varlık kendinde tecelli eden isimlere ayna olmakla Rabbini tesbih ettiği gibi, yaratılışında ona yüklenen görevleri yerine getirmekle de ayrı bir ibadet ve tesbih yapmaktadır. İnanan insanların hücreleri gibi, inanmayanların hücreleri de ibadet ve tesbihlerini noksansız yerine getirirler. Bunların bir araya gelmesiyle meydana gelen organların daha başka ibadet ve tesbihleri vardır. Gözün ibadeti başka, kulağın ibadeti başkadır. Bir göz ibadetini yerine getirebilmek için ışığa muhtaçtır. Işık onun hakkıdır. O gözün sahibinin iman edip etmemesinin gözün tespihiyle bir ilgisi yoktur. Onlar ruh ve kalbin meseleleridir. Yanlış düşünen bir akıl isyan üzere demektir, inanmayan bir kalb de öyledir.

İsyan eden bir insan, kendisinde Kahhar isminin tecelli etmesini hal diliyle istemiş olur. Bunun neticesinde azaba uğrarsa bu azabı onun ruhu çeker, beden hücreleri isyan etmemişlerdir ki azap çeksinler, ama onlar o asinin elem çekmesinde görev alırlar. Bu dünyada da öyle değil mi? Dişimiz ağrıyorsa onun ıstırabını ruhumuz çekiyor, dişin kendisi değil.  Bir göz hücresi İlahi eserlerin tefekküründe hizmet etmişse sahibine cennette ebedi manzaralar seyrettirir. Harama bakmakta kullanılmışsa, sahibinin cehennemde azap çekmesinde görev yapar.

Cehennemdeki azap melekleri gibi kâfirin ruhuna azap çektiren beden hücreleri de daimi ibadet ve tesbih üzeredirler, ancak ibadetlerinin şekli değişmiştir.

Bir hak dostunun çok güzel bir tespiti var. Buyurur ki, insan ibadet için yaratıldığından dolayı onun bu görevi aralıksız devam eder. Bir nimete mazhar olan kişi “Rabbim, sana sonsuz şükürler olsun” diyerek Allah’ı zikrettiği gibi, bir hasta da “Aman yâ Rabbi! Şifa ihsan eyle yâ Rabbi!” diyerek Rabbini zikreder. Bunun gibi, cennetteki müminler de, cehennemdeki kâfirler de ebediyen Allah’ı zikredeceklerdir, ancak zikirlerinin şekli farklı olacaktır.

Zaten küfür ve isyan, insanın ölümüyle son bulur. Ölen bir insan meleklerin suallerine muhatap olduğunda artık onun meleklere iman etme imtihanı son bulmuştur. Ahirete gittiğinde de ahirete iman edip etmeme meselesi çok gerilerde kalmıştır. Cennettekiler de cehennemdekiler de Allah’ı bilmektedirler. Ancak, cehennemdekilerin bu geç kalmış imanları, onları o azap diyarından çıkarmaya yetmeyecektir.

O saadet beldesinde de, o azap diyarında da ihkak-ı hak hakikati en mükemmel şekilde kendini gösterir.

Herkes ahiretteki bu ikinci yaratılışında nasıl bir mahiyete bürünmüşse, onun gereği olan her şey kendisine noksansız verilecektir.

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Ahlâk-ı İlâhiye / Allah'ın Razı Olduğu Ahlâk

Ahlâk-ı İlâhiye, “Allah’ın razı olduğu ahlâk” yani “Kur’ân ahlâkı” demektir. Bütün sıfatlarını, kabiliyetlerini ve duygularını Allah’ın razı olduğu şekilde kullanan insan, ahlâk-ı İlâhiye sahibi olur. Bunun ana maddeleri “iman, salih amel, takva ve güzel ahlak”tır. Bunlara sahip olan bir kul, bu dünyada bir nevi cennet hayatı yaşadığı gibi, ahirette de ebedî sadete mazhar olur.

Devamı »

Kalp Aynanız Nasıl? / Nefisle Boyanmak

İnsanların Allah’ı tanımada en yakın delilleri, içinde yaşadıkları kâinattır. Kâinat kitabını okumada ve doğru değerlendirmede ise en büyük ve yegâne rehber Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bediüzzaman hazretleri bu İlâhî Ferman için “şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi” ifadesini kullanır.

Devamı »

İnsan, Hayatının Sahibi mi? / Nefsin Yanlış Kıyası

Biz “Benim kolum” sözünü, “Bu kolu kullanmaya benim ruhum yetkili kılınmış” manasında söyleriz. Hiç kimse, kendi kolunu kendisinin yaptığını iddia etmez. Aksi halde, her şeyi bu ters mantıkla değerlendirmesi gerekecek ve “ağacın dalı” derken dalı ağacın yaptığına inanması icap edecektir.

Devamı »

Şerlerin ve Çirkinliklerin Kaynağı Nedir? / Şerlerin Esası

Mesela: Bir aynayı şuurlu kabul edelim. Işığa kavuşmaya hayır, karanlıkta kalmaya şer diyelim. Bu ayna, iradesini doğru kullanarak güneşe yüzünü döndüğünde aydınlanır ve ısınır, ama bunların meydana gelmesinde onun hissesi çok azdır. Yaptığı tek şey “vereni kabul etmek” mânâsında güneşin ışığını almayı kabul etmektir. Bu ayna güneşe sırtını çevirdiğinde ise karanlıkta kalır, ışıktan mahrum kalma bir ademdir ve o ayna bu ademin, bu şerrin faili olur. İnsanın işlediği bütün hayırlar da kalbini ve

Devamı »