ARAMA SAYFASI

Allah'ım Beni Yavaşlat

Allah’ım, Beni yavaşlat… Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir...

 

Allah’ım, 

Beni yavaşlat… 
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir... 
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele... 
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver. 
Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği, 
Belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür. 
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol... 
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; 
Bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, 
Güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, 
Güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, 
Balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret... 
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat. 
Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, 
Yaşamda hızı artırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim...
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla. 
Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır... 
Beni yavaşlat Allah’ım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et. 
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim. 
Ve hepsinden önemlisi... 

Allah’ım

Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,

Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SÜKÛNET,

İkisini birbirinden ayırt etmek için de AKIL ver...

 

*****

 

Bu yazı milattan 2000 yıl önce Hititlere ait kalıntılar içerisinde bulunan bir duvar yazısına aittir. Sanki bugün yazılmış, modern zaman insanının yaralarına şifa ve teselli olsun diye söylenmiş gibi…

Demek ki her asırda insanın acıları, arzuları ve duaları aşağı yukarı aynıydı. İnsan hep mutluluğu ve huzuru aradı, bazen yanlış yerlerde, bazen de olmaz insanlarda… Tüm hayatı ve savaşları bu duyguyu yakalamak adına geçti. Beklemesi gereken yerde koşmayı, uçması gereken yerde durması gerektiğini sandı…

Savaşmalı mı, yoksa vazgeçmeli mi?

En doğru olan neydi?

Şimdi ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım diye defalarca sordu kendisine? En kritik zamanlarda nasıl davranacağını bilememekle geçti ömrü, birçok yanlış kararının sonuçlarını yaşarken yaşlandı omuzları…

Sürekli hesap ederek yol almanın kararsızlığı içinde kafa karışıklığı yaşadı. Herkese sordu, tekrar tekrar danıştı, her kafadan bir başka yorum geldi. Diğerleri kendi dünya algısına göre mutlaka şöyle yapmalısın diye karşılık verdi. Ama reçete herkes için aynı olur muydu? Bir başkasına iyi gelen ilaç kendisine de şifa verir miydi?

Ne oldu da doğrumuzu kaçırdık, nerede unuttuk basiretimizi? Yürek hissetmez miydi doğru olanı ya da beklemek daha netleştirmez miydi bulanıklığı?

İçimizdeki seslerin kime ait olduğunu karıştırdık sanırım... Nefsin sesini, benliğin yorumlarını ve isteklerini sırf kendimizi öncelemek ve korumak adına gerçeğin tam da kendisi olarak dinleyince, vicdanımızın sesi kısılmaya başladı. Hayat hızlıydı, içimizdeki sesleri tanımak için vakit de yoktu. Zaten kendimizle kalmamak, iç sesimizi duymamak için bu kadar hızlanmamış mıydık...

Koşarken hayatı daha çabuk yakalayabileceğimizi düşündük… Her şeyin hızını artırdık, zamanın, yolun ve sözün… Her şey hızlandı ama biz yine koşturmaya devam ettik. Hep yetişeceğimiz yerler, arayacağımız kişiler ve bitirmemiz gereken işler vardı.

Zaman çok hızlıydı ama işler de çoktu… Bitmeyen yoğunlukların yorgunu oldu kalplerimiz… Artık uyusak bile dinlemez olduk… Tüm gün uyaran bombardımanına maruz kaldıktan sonra, gece uykuları ne kadar sarabilirdi savaşın yaralarını…

Sadece yetişkinler değil, çocuklar da bu hızdan nasibini aldı. Okul, dersane, gidilecek kurslar, alınacak dersler, yapılacak ödevler ve arta kalan zamanda hızına yetişemediği ekranda seyrettiği çizgi filmler... Saniyede değişen onca kareye bakarak büyüyünce, hayatın ritmi de yavaş gelmeye başladı. Dersler yavaş ve sıkıcı, evde oturmak bunaltıcı olarak algılanmaya başladı. Sürekli yeni birşeyler yapmak, yeni bir yerlere gitmek arzusu doğdu. Her şeyin hızı arttığı gibi, hızlı yaşamak ve devamlı olarak yeni bir şeyler yapıp, koşuşturmak da moda oldu. Yaşadıklarımızı dinlendirecek, çözecek ve anlayacak vaktimiz de kalmadı.

Oysa hayatı fark etmek, ondan lezzet almak, ânı ve içindekileri hissederek yaşamak, en önemlisi de sevebilmek için yavaşlamak gerekiyordu. Ancak yavaşladığında hissedebiliyordun yanındakini ve onun yüreğini… Onun şu an burada ve seninle olmasının kıymetini, ancak durup bakabildiğinde görebiliyordun.

Hız insanı sığlaştırıp, derinliğini elinden alıyor. Hayata yüklediğin anlamı da unutturuyor. Uğruna yaşadığın her şey eskisi kadar heyecanlandırmıyor seni… Hız yorup, tüketip, tarumar ediyor… Yalnız bırakıp, yalnız olmanı istiyor, dostların bile bu hızın içinde sana ağır gelmeye başlıyor… Eskiden sevdiğin şeyler birer yüke dönüşüyor. Uzun sohbetler, dostla yapılan muhabbetler ertesi gün yetişilecek işler için kısa kesiliyor. Herkes yoğun, herkes yorgun, kimsenin kimseye uzun uzun ayıracak vakti de yok...

İşte bu yüzden; ruhunun dinlenmesi, sükûnet bulması ve huzuru hissetmesi için yavaşlamalısın. Nefes almak için sadece biraz yavaşlaman ve kendine karşı kenardan sessizce bakman gerekiyor.