ARAMA SAYFASI

Osmanlı Hareminde Namaz Ve Ramazan

Topkapı Sarayı içerisindeki Harem Dairesi (Harem-i Hümayun) özellikle mübarek Ramazan aylarında yoğun uhrevî bir iklime bürünür, adeta ibadethaneye dönüşürdü.

 

Osmanlı Hanedanı’nın ve padişahların, aileleri ve görevli personel ile birlikte ikamet ettikleri Topkapı Sarayı içerisindeki özel haneleri olan Harem Dairesi (Harem-i Hümayun) özellikle mübarek Ramazan aylarında yoğun uhrevî bir iklime bürünür, adeta ibadethaneye dönüşürdü. Burada sıkı bir disiplin, sükûnet, huzur, insanî, manevî ve ahlakî kurallar hâkimdi. Saray görevlilerine uygulanan eğitimde dinî-ahlakî terbiye esastı. İslam’ın temel ilkelerine riayet ve ibadetlerin gereğini layığınca yerine getirmek harem sakinlerinin şiarıydı. Buna padişahlar, anneleri, eşleri ve diğer saray kadınları ayrı bir önem ve özen gösterirlerdi. Başta Valide Sultanlar ve Kadınefendiler olmak üzere bütün harem halkının en mühim gündelik meşgalesi eğitim, ilim, ibadet ve hizmetti.

 

Manevî iklim ve cemaatle namaz

Haremdeki kadınlar ibadetlerini büyük bir sadakat ve titizlikle yerine getirirler, beş vakit namazlarını saray camiinde cemaatle kılarlardı. Padişahlar bunun üzerinde hassasiyetle dururlardı. Tarihçi Prof. Çağatay Uluçay “Harem” başlıklı kitabında, haremde herkesin ibadet yapma, Kur’an okuma ve sair manevi hal ve işlerle meşgul olma mecburiyetinin bulunduğundan söz etmektedir. Sultan Reşad’ın, harem muallimesi Safiye Ünüvar’a verdiği şu talimat, son dönemlerde dahi buna ehemmiyet verildiğinin sağlam delilidir: “Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara verdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum. Bu iradem, Hoca Hanım tarafından saray kadınlarına söylensin.”

Encümen-i Tarih-i Osmanî üyesi tarihçi yazar Ali Seydi Bey’in “Teşrîfat ve Teşkilât-ı Kadîmemiz” isimli eserinde aktardığı malûmatlar konuya daha tafsilatlı olarak ışık tutmaktadır:

“Sarayda nizamsız, teşrifatsız ve geleneksiz hiçbir şey olamazdı. Saray halkının hiçbiri tayin edilmiş vakitten evvel yiyemez, yatıp kalkamazdı. Namaz bile cemaatle kılınırdı. Kurulmuş nizamın mükemmeliyeti sayesinde bazen o koca saray içinde bir tek nefes alan yokmuş gibi hiçbir ses işitilmezdi. Osmanlı padişahlarının 19. yüzyıl başına kadar sabah namazlarını saray camiinde saray mensupları ile birlikte kılmaları kaçınılmaz bir hareketti. Orta kapıda ezan habercisi olan kapıcı, Ayasofya Camiinde ezan okunduğunu işitince, orta kapının büyük halkasını vurarak ak ağalarını haberdar ederdi. Bunu bekleyen nöbetçi, müezzine vaktin geldiğini bağırarak haber verirdi. Bunu bekleyen müezzin, kütüphane merdiveni üzerinden ezana başlardı. O esnada ezanı bekleyenler, koğuşlarından edepli bir halde çıkarak camiye gelirlerken, Padişah da Darüssaade Ağası ve Harem-i Hümayun ağaları maiyetinde olarak camiye gelirlerdi. Sünnet-i Şerif kılındıktan sonra hünkâr mahfilindeki Padişah’ın işareti üzerine Darüssaade Ağası ellerini dizlerine vurup işaret verince müezzin başı kamete başlardı. Sabah namazı böylece kılındıktan sonra Padişah mabeyne geçer, ağalar da koğuşlarına geçerlerdi. Diğer namaz vakitlerinde padişah hangi köşk ve dairede bulunuyorsa, namazını nöbetçi imam ve iki güzel sesli müezzin ile bulunduğu dairede kılardı.”

 

Harem’de Ramazan ve huzur dersleri

Ramazan ayının Harem’de nasıl karşılandığı ve bu ay münasebetiyle oluşan manevi atmosfer hakkında, Sultan II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu, “Babam Sultan Abdülhamid” isimli hatıratında kaydettiği şu gözlemler ve naklettiği bilgiler bir fikir vermektedir:

“Sarayda Ramazan’lar çok güzel olurdu. Bir hafta evvel hazırlık başlardı. Temizlik yapılır, Kiler-i Hümayun’dan bütün dairelere büyük sürahiler içinde türlü şuruplar, birçok iftariyeler gelirdi. Ramazan’ın ilk gecesi bütün dairelerin sofalarına altın yaldızlı kafesler kurulur, Harem Ağalarıyla bir imam, iki güzel sesli müezzin gelirdi. İlahiler okunarak namaz kılınırdı. Gece kapılar açılır, sahur tablaları girer, top atılıncaya kadar herkes ayakta kalırdı. Öğle üzeri de her daireye bir hoca gelir vaaz verirdi. Akşam topla beraber zemzem-i şerifle oruç bozulur, iftar takımları hazırlanır, buzlu limonatalar, şuruplar içilirdi. Sarayın harem dairesi, Ramazan’da adeta cami haline gelir, herkes ibadetle vakit geçirirdi.”

Diğer taraftan Harem Dairesindeki Hünkâr Sofası, Ramazan ayındaki çeşitli manevî faaliyetlere yoğun bir şekilde merkezlik ederdi. Burada Ramazan aylarında “Huzur Dersleri” tertiplemek gelenek haline gelmişti. Bu derslerde, ulema ile dini sohbetler ifa edilir, mukabeleler yapılır ve mevlitler okunurdu.

Dilerseniz şimdi, Sultan II. Abdülhamid Han devrinde yaşanmış, Osmanlı sarayında Ramazan hayatından iki çarpıcı, biraz da eğlenceli menkıbeye yer verelim:

 

Teravih kimin için!

Bir Ramazan gününde sarayda Teravih namazı kılınıyordu. İmam normal zamanda Yatsı namazını ağır ağır kıldırdığı halde sıra teravihe gelince acele acele kıldırmaya başlamıştı. İmamın arkasındaki safta bulunan Hemşinli Mahmud Efendi selamdan sonra dayanamayıp imama sordu:

“Yatsı namazını kimin için kıldırdın?”

“Allah için.”

“Hâşâ Yatsı’nın Allah’ı başka, Teravih’in Allah’ı başka mı? Onu neden yavaş kıldırıyorsun da teravihe gelince acele ediyorsun?”

O sırada Hünkâr Mahfili denilen yerde namaza eşlik eden Abdülhamid Han kafese vurarak imama dedi ki:

“Hoca haklı, dediğini yap!”

 

Zeytinyağı padişahtan, sirkesi sadrazamdan...

Yine bir Ramazan günü Sultan Abdülhamid, Yıldız Sarayı’nda bakanlar ile tanınmış gazetecilere iftar veriyordu. Sofrada, ağız tadıyla yenecek bir salatanın nasıl yapılacağı hakkında söz açılmıştı. Birisinin şakayla karışık şu tarifi misafirlerin çok hoşuna gitti:

“Salatanın yağını cömert birine, sirkesini bir pintiye koydurmalı, bir deliye de karıştırtmalıdır.”

Orada bulunan yazar Ebüzziya Tevfik, söze karışıp şöyle dedi:

“O halde, zeytinyağını Şevketmeab Efendimiz Abdülhamid’e, sirkesini de Sadrazam Paşa Hazretleri’ne koydurmalı.”

Bu konuşmadan, Abdülhamid Han’ın çok hoşlandı. Ebüzziya Tevfik’i, hediye ile taltif etti.

Konuyla ilgili daha geniş malûmat arzu edenler Nesil Yayınlarından çıkan “Osmanlı’nın Gizli Tarihi” kitabımızın genişletilmiş 12. baskısına müracaat edebilirler.