ARAMA SAYFASI

Bir Cam, Bir Can, Bir Cihan

Bir Cam, Bir Can, Bir Cihan

Camsız duvarlara zindan derler. Cam, duvarları ev yapar. Evin içi ve dışı, iki dünyanın kesiştiği yerdir cam. Gündüz, evin güneşi; gece ay’ı, yıldızı olur cam…

 

Camsız duvarlara zindan derler. Cam, duvarları ev yapar. Evin içi ve dışı, iki dünyanın kesiştiği yerdir cam.

Gündüz, evin güneşi; gece ay’ı, yıldızı olur cam…

Yunus’un dediği gibi, “Dünya bir penceredir; / Her gelen baktı geçti…” 

Kimi cama bakar, kimi camdan bakar gider… Cama bakan leke görür, camdan bakan bi dolu dünya görür. Cam, cama bakana perde, camdan bakana âlem olur.

Dünya da bir camdır; sadece dünyaya bakanın gözüne perde olur, aldatır; dünyadan bakan kazanır: Dünya penceresinden ahireti görür, ona çalışır kazanır; Rabbinin isimlerinin tecellilerini, fiillerinin eserlerini görür; görür, büyür ve yürür…

Camlar canlarla canlanır. Camların ardında nice canlar yaşar. Dört mevsim, gece gündüz neler neler taşır içeriden dışarıya, dışarıdan içeriye. Camı “canı” gibi olur insanın; cama bir taş gelse canı tuz-buz olur.

Eskiden evler hayatla aynı hizadaydı, her şey eşit. Bakınca görecek yerde… Şimdi göklere uzanan, her şeye tepeden bakıyor evler ve pencereler. Oysa tepeden bakan göremez, uzaktadır o, yabancı gibidir…

Çocukken dudaklarımı değdirirdim cama, buğulanırdı ve sonra ağlardı. Cam ağlar mı demeyin. Can ağlar da, cam ağlamaz mı? 

Salkım söğütleri seyrederdim. Bahardaki yediveren güllerinin pembeliğindeki akşamları temaşa ederdim.

Yağmurun çisil çisil yağmasını izlerdim. Taneleri dıştan vurup aşağıya doğru süzüldükçe, bir rüyanın içine dalar gibi akıp kaybolurlardı camdaki buğuda… 

Defter yerine buğulanmış camlara yaptığımız resimler, yazdığımız şiirleri de hatırlayın. 

Pencereden bakarken, bir yerlerden çıkıp yanınıza geliverecek sanki çocukluğumuz. Camlar kirli çıkı… Hatıra deposu…

Anlatır mı acaba; kulak versek cama, yine çocuk günlerimizdeki gibi alnımızı dayasak, yan dönsek bir de kulaklarımızı dayasak, sessizce dinlesek… Anlatır mı?..

Cam önü güzeldi. Yukarıdan sarkan asmalarla güzeldi.

Can dostumuzdu cam. Sütçüyü bilir, sebzeciyi, meyveciyi tanır. Kedimiz, köpeğimiz, neşeli penceremiz.

Davulcu Mehmet Ağa’nın lapa lapa kar yağarken incecik bir ceketle sokak sokak nasıl dolaştığını ben izlerken üşürdüm. Onun nasıl üşümediğinin sırrını yine camdan öğrendim. Sorunca dedi ki: “İnsanlar yürekleri kadar sıcaktır. Allah, işine göre sabır verir insana…”

Bir kamera olsaydı da çekeydim o zamanları dedim içimden, ama kameraların camları, evin camına benzemez ki… Kamera hayatı çeker, pencere hayata çeker. Üstelik pencere baktığın an gösterir, senden bir şey beklemez…

Televizyona da ilk çıktığı zamanlarda ‘ayineyi cihan’ demişler. Oysa asıl dünya aynası penceremizdir; televizyon başkasının istediğini gösterir, penceremiz bizim istediğimizi…

Öyle ya, cam hayatla kesiştiğimiz yerimizdir, onunla görür, ondan konuşuruz, saklanacak sırrımıza onu bekçi yaparız. Soğuk oldu mu kapatır, sıcak oldu mu açarız. Birlikte yaşarız dört mevsimi.

Yıllar önce bir marangoz dükkânında camsız çerçeveler görmüştüm. Ne kadar cansız görünmüştü… Camı cam yapan ardındaki can imiş meğer…

O eski fotoğraflardaki camlara ve camların gerisindeki yüzlere daha yakından bakın. Sırlarını açsa neler neler anlatır. Alnımızı bir dayasak cama duyar mıyız o eski zamandan sesleri… Çocukluğumuzdan koşarak gelir mi kaybettiğimiz sesler… 

Şimdi penceremin önündeyim. Bir cama bakıyorum, bir camdan bakıyorum… Sudaki görüntüsüne dalıp giden, geçmiş yılların hatıraları içinde kaybolan ihtiyar gibi... Bir gençliğimi görüyorum uzaktan uzağa, bir ihtiyar halimi… Cam hayatıma ayna tutuyor. Yunus gibi diyorum: 

Sular hep aktı geçti

Kurudu vakti geçti

Nice han nice sultan

Tahtı bıraktı geçti

Dünya bir penceredir

Her gelen baktı geçti.

Geçici burası. Penceremize perde çekilmeden değerini bilelim. Ahirette güzellikler görmek için penceremizi hazır etmeliyiz. Vakit akşam oluyor…