Maddi hayatımıza kan pompalayan, ritmiyle ve atmasıyla maddi bedenimizde hayatımızın ikamesine vesile olan çam kozalağı şeklindeki kalb, vücut ve cisme ne ise, onun için hangi işlevi görüyorsa; manevi kalbimiz de manevi ve mana hayatımız için aynı işlevselliği haizdir.1
Kalb duygusu hem alet hem cihaz hem de latifedir; fakat kullanım şekline nazar edilmeden kullanıldığında, insanın mana üretmesine vesile olmaktan çok, onu bir daralmışlığa düşürebilir—bazen bir noktada, bir habbede ve bazen de bir hedonist hazda boğdurarak.
Manevi kalbin zarar görmesi, onun sevgi/nefret ve merhamet/gaddarlık arasında yalpalanmasına sebep olduğu gibi, kendini bulamadığında da nefsiyle mücadele edebilme imkanını yitirtir.
Kalb eğer insanın duygu ve latife dünyası içerisinde bir sultan, diğer duygulara bir tür koordinasyon ve idare görevinde üstünlük halinde kalmak istiyorsa, önce içindeki adavete, nefrete, gaddarlığa karşı mesafe almayı öğrenerek; bunların yerine sevgi ve merhameti ikame etmeyi hedeflemelidir.
Sevgi/muhabbet ve merhamete mahal olabilmesi, yani muhabbet ve merhamet kalbte sürekli kalabilmesi için, nefse ve harici etkenlere karşı olan mücahedesinde dayanağı şu iki bakış açısı olmalıdır:
Birincisi; kalb kelime anlamı itibarıyla “dönmek, yüzünü bir taraftan diğer tarafa çevirmek” anlamlarına gebe olduğu için, hangi tarafa dönerse dönsün, o tarafa dair neş’et ettirmesi gereken her ne ise, onun doğumunu temin eder. Aslında insan muhabbet edebilmeyi, merhamet edebilmeyi, neyi sevmesi, neyi sevmemesi gerektiğini öğrenebilmesi için, önce kalbin kendisinin dönen bir varlık olduğunu bilmesi gerekir. Döndükçe hareketlenen ve hareketlendikçe döndüğü yönü muhafaza etmesi ve hatta her seferinde yeniden belirlemesi gereken bir mana külçesidir kalb. Bu külçenin yüzü hangi yöne dönerse, kıblesi ve pusulası da o istikamet olur.
Bu sebeple kalbin ilk temel görevi, ödevi; dönerek kendisini manalandırır ve kendisi mana kazandıkça da hem diğer içsel duygularını hem de dışsal âlemini anlamlandırır. Bu yüzden, yüzünün dönmesi nihayetlenemeyen kalb bir istikamet yönünü bulunca, artık mutlak istikameti buldum diye böbürlenmesi, kurtuldum zannına kapılması ona sadece kalbinin mana dinamizmini kaybettirmez, aynı zamanda onu katılaşmaya ve hantallaşmaya yüz tutturur. Hantallaşması, katılaşması hatta bazen de taştan katı bir hale gelmesi, kalbin kulluğunun istikametini sadece bir mecraya akıtması anlamına gelir. Sadece o bir mecraya akan kalb ve içerisindeki sevgi ve merhametle bağlı tüm manalar, ulviyet ve yüceliğini yitirir; salt dünyayı, dünyeviliği ve dünyevileşmeyi kıble telakki ederler çünkü. Bu kalb yıkılır; manası manasızlaşır, çünkü dinamik bir döngü içerisinde bulması gereken Hakîm ve Vedûd bir Rabb-i Rahîm’e onu vasıl edecek üretimi olan sevgi ve merhameti geçici aynalarda dağılır.
Aşk, muhabbet ve merhamet cilvelerine mahfaza olan kalb, hikmetli bir yönlendirme ile yönü mütemadiyen bakması gereken yere bakmazsa, “Yere, göğe sığmam; mü’min kulumun kalbine sığarım” huzurî müjdesinden mesafelenir; artık mana külçesi olan kalbin en derininde Hâlık-ı Rahîm’ine ait yerde, ona dönebilecek bir imkân kalmaz. Bu kalb onu aramaz artık. Kalbin doğru mücahedesinin ilk adımı “tam bir mahviyet ve tevazu-u mutlak”2 ile dönmeye devam etmesine ve muhabbetullaha ayna olmaya çalışmasına bağlanması,3 mânidardır.
Manevi kalbin ritmi işte bu döngüsellik ve dur durak bilmeyen hareketliliğinde saklıdır. Duran kalb kaybeder, çünkü bir günü diğerine benzeyen zarardadır.
İkincisi; dönmekle muhabbeti/merhameti ve dönerek muhabbetullah istikametini ve kulluğunu keşfetmekle yükümlü olan kalb; insanın enfüsündeki duygularından önce nefsine daha sonra afaka bakan mükellefiyeti vardır. Nefsine bakan mükellefiyeti “mütekellim kalbim ve muhatap nefsim”4 işaretinden çıkar. Kalbte kaynayan irşâd etme isteğini doğru istikamete sevk etme meyli, kişinin kendi içinden başlayarak nefsini ikna ettikten sonra afaka ve diğer insanlara teveccüh edebilirse, tesirli olur. Aksi takdirde, kalbi nefsine galebe etmemişler, kendileriyle doğru konuşma yönünü, üslubunu ve manasını bulamamışlardır. Bulamadıklarından, kendi dışındakilere laf atma ve onları irşâd etme fantezisinde olmak; dürüstlükten uzak, taslamaca bir tutumun dışavurumundan başka bir şey değildir.
Birey bu manası itibarıyla kalb ile nefsinin arasındaki iletişim ve etkileşim alanını ilk ve daimî çatışma alanı belirlediğinde, kalbindeki hâsıl olan manaların en birinci ve sürekli muhatabının kendi nefsinden başkası olmadığını iliklerine kadar idrak eder. Bu idrak ile nefsini ikna ve bunu sürekli icra ettikten sonra ancak, kalb bulduğu ve rastladığı manaları hâric-i âleme aktarabilecek kıvama gelir. Harice aktarması bir muallim, bir mürşid veya hiyerarşik üst bir makamdan “fazilet-füruşluk”5 veyahut istibdat kabilinden olmazsa tesirli olur. Şefkat ve merhametle nefsini ikna etmiş kalbten çıkan manalar ferden ferda, aşağıdan yukarıya toplumun nurlanmasına ve aydınlanmasına vesile olur; nitekim kalbinin sürekli dönmesiyle içinde saklı olan en derin manalar tedricen açılır, gül goncası gibi; bu şekilde de aşama aşama etrafa tesiri intişar eder.
Nitekim, tesirin Allah’tan olduğuna ve Allah tarafından verildiğine iman etmiş bir kalb, kalbindeki derin manaların inkişafıyla Allah’la olan münasebetini derinleştirdikçe, şefkat ve merhametle ifade ettiği manaları söz olur. İşte bu sözler Kur’ânî bir sır olan شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ 6 sırrını âleme taşır. Kulluğunu sürekli bir dönüşte bulan kalb çam kozalağının içindeki âlemi yutan manasına da kavuşur; şifa ve merhamet.
Kaynaklar:
1. İşârâtu’l İ’câz.
2. Kastamonu Lâhikası.
3. Mektûbât, 20. Mektup.
4. Sözler, 17. Söz.
5. Lem’âlar, 21. Lem’â.
6. Kur’ân-ı Hakîm, İsrâ Suresi 82. ayet-i kerime: وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنٖينَۙ وَلَا يَزٖيدُ الظَّالِمٖينَ اِلَّا خَسَاراً
