Yazarımız Rasim Soylu sanatla ilgili yazılarıyla uzun zamandır Zafer okuyucularını bilgilendiriyor. Geçmişten bugüne sanat anlayışlarında ve sanat eserlerinde yaşanan süreçleri ve değişimleri anlaşılır ve sade üslubundan okuduk, bizlere çok güzel anlattı. Ve şimdi sanat konusundaki birikimini Sanatın Büyüsü ismini verdiği kitabında özetledi. Biz de yazarımızla kitabı hakkında konuşalım istedik. Güzel bir sohbet oldu. Buyrun siz de katılın…
S- Rasim hocam öncelikle kitabınızın başlığını sormak istiyorum. Neden bu isim, sanatın büyüsü ne demek? Sanat büyüler mi? Eskilerin deyimiyle sanat bir efsun mudur? Ya da postmodern sanat teorisyenlerinin dediği gibi sanat bir simülasyon mudur?
C- Sanat elbette insanı büyüler. Aslında büyüleyen, aklımızı başımızdan alan güzelliktir. Ancak güzellik ve sanat aklımızı harekete de geçirebilir ve geçirmelidir. Yani kim bu güzellikleri ve sanatı sergiliyor. Eski bir “boyacı” hikayesi vardır. Bir bahar mevsiminde dağlarda dolaşıp neredesin boyacı diye bağıran bir adamın hikayesi. Yani bu rengarenk çiçekleri kim boyamış? Tabiat en muhteşem sanat sergisidir. Allah ise sanatın sahibidir, sanatlı eserlerin yaratanıdır, hatta tüm sanatkârlara o yetenekleri verendir.
S- Sanatı, sergilerin dışında da aramalıyız ve görmeliyiz yani?..
C- Evet dediğimiz gibi tabiat en muhteşem sanat sergisidir. Harika eserlerini tabiat ve hatta kâinat sergisinde gösteren Allah (cc) insana bu hayret duygusunu bunun için vermiştir…
S- Sanatlı bir eser karşısında hayret etmek gerekir dediniz fakat sanki hayret etmeyi unutuyor muyuz?
C- Evet hayret etmek, şaşmak gerek. Hem de hayret ki ne hayret… Sanat ve güzellik hayretimizi artırmalı. Fakat ülfet var. Alışmak, kanıksamak, ‘zaten böyle olmalı’ düşüncesi insanların gözleri önünde bir perde oluyor. Bu ülfet harika olan şeyleri nazarımızda sıradanlaştırıyor. Hayret ise insanın gözünü açtırır, aklını başına getirir. Rengarenk bir gökkuşağı, bir çiçek, bir kuş görüp de bunun olağanüstü bir tablo, bir eser olduğunu görmeyen ve derk etmeyen nasıl insan olabilir? Yemyeşil kırlarda bembeyaz papatyaları görüp de bunların hepsini bir ot olarak gören ve o otlayan canlılardan insanın bir farkı olmalı değil mi!?.
S- Şunu sormak istiyorum: Günümüzde herkes kendini sanatçı/sanatkâr olarak tanıtıyor. Bu açıdan bakınca sanat nedir ve sanatçı kime denir? Necip Fazıl veya Cemil Meriç’in ‘sanatçı fildişi kulede’ ifadesi ne anlama gelir?
C- Sanatın tarifi; cemal ve kemalin görünmesi ve gösterilmesidir. Yani “Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister.” İnsanda kemal arttıkça meyveleri olgunlaşan ağaç gibi eğilmelidir ki başkaları da istifade etsin… Veciz bir ifade var: Büyüklüğün mikyası tevazudur; büyüklenme küçülürsün.
Eski zamanlardan beri bir hizmetkâr olan sanatkâr, Modernizm ile birlikte elit ve üstün insan rolü yapıyor. Tabi ki ilim, irfan ve maharet ehli bir insan örnek, hürmete layık ve takdire şayan bir insandır. Ancak sanat, büyüklenmek, alkış almak için yapılmaz. Sanatçı maddeye değer vermez, para için çalışmaz. İçinde bulunduğu toplumun manevi, kültür ve farkındalık seviyesini yükseltmek için çalışır. Sanatkâr insan, gönül insanıdır. İçinden geldiği için sanatla meşgul olur. Yine bir vecize söyleyeyim: “Ruhun manevi güzelliğidir ki, ilim suretiyle sanatında tezahür ediyor.”
S- Peki hocam af buyurun hani denilir ya: “Sanatçı taş mı yesin!”
C- Kimse açlıktan ölmez. Allah herkesin rızkını veriyor. Sosyal hayat içinde herkesin ve her mesleğin maddi bir kazancı oluyor. Bu toplumlara göre değişiyor tabi ki. Medeniyet ve kültür seviyesi yüksek toplumlarda ilim ve hikmet gibi sanat da rağbet görüyor, değerli oluyor. Kültür seviyesi düşük toplumlarda zengin de olsalar bunların kıymeti bilinmiyor. Sanat ve marifet de değeri bilinmeyen yerden göç ediyor.
Bilim ve teknoloji gibi sanat da bir güçtür. Bunlara sahip olanlar, zihinlere, bakışlara, hayatlara ve dolayısıyla bütün dünyaya hükmediyorlar. Yüzyıl önceye kadar güç bizdeymiş. Selçuklu ve Osmanlı dünyaya hükmetmiş. Sonra güç Avrupa ve Amerika eline geçmiş. Sonra Çin ve Japon, Asya devletleri de uyanmış. Şimdi bizde de bir kıpırdanma var. Yarınlar konusunda daha ümitliyim. Bu şiiri severim: “Yarın elbet bizim, elbet bizimdir; gün doğmuş gün batmış, ebet bizimdir.”
S- Hocam Necip Fazıl, “Anladım ki sanat, Allah’ı aramakmış/Gerisi yalnız çelik çomakmış” diyor, bu konuda siz ne dersiniz?
C- Büyüklerin sözleri de büyük olur… Şöyle bir düşünün; bir insan portresinin kopyasını yapmak için günlerce atölyesinde çalışan bir sanatkâr, dünyadaki insanlar sayısınca birbirinden farklı ve benzersiz olan gerçek portreleri görür de bunları çizen Yüce Sanatkârı farketmez ve tanımazsa, onu öbür tarafta en kalın fırça ile kovalamazlar mı!..
Her ilmin en ileri ve son noktası Allah’ın güzel isimlerine ulaşır. Örneğin tıp ilmi Hakîm ve Şâfi ismine dayanır ve doktorlar da böylece hekim olur. Sanat da Allah’ın Sâni’, Bedi’, Cemîl, Musavvir ve Müzeyyin gibi isimlerine dayanır, kemalini bulur. Ve kâinata Allah namına bakınca da sonucu marifetullah olur; Allah’ı sanatıyla, ilmiyle, kudretiyle tanımak olur… Bu şekilde, sanatla uğraşanlar da hürmete layık sanatkârlar olur. Yoksa Kuran ayetlerinde denildiği gibi, bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmaktan ibaret olur. Yani sadece çelik çomakla vakit geçirir gibi hayatı heba etmek olur. Ya da şimdiki postmodern anlayışın “sanat bir simülasyon ya da illüzyondur” dediği gibi aldanmak veya aldatmak olur. Allah bilinmezse, tanınmazsa her şey anlamını yitirir.
S- Sayın hocam, gördüğüm kadarıyla kitabınızı da özetlemiş olduk aslında. Bu güzel sohbetiniz için Zafer okuyucuları adına size teşekkür ediyorum.
C- Ben teşekkür ederim ve tüm okuyucularımıza hayret dolu birer gönül dilerim.
