2003 yazında Fransa’da 14 binden fazla yaşlı insan aşırı sıcaklardan öldü. Batı’da pek çok yazar ve fikir adamı onların gerçekte terkedilmişlikten veya yalnızlıktan öldüklerine dikkat çekti. Bu yazılanlar arasında en çarpıcısı kanaatimizce Müslüman asıllı yazar Tahar Ben Jelloun’un Libération gazetesinde (08.09.2003) çıkan son derece düşündürücü makalesiydi. Orada yazılanları kısaca özetleyip okurlarla paylaşalım ve ne günlere kaldığımızın muhasebesini yapalım:
“Aşırı sıcakların ihtiyarlar için tehlikeli olduğu hep söylenir. Fakat o sıcaklar bir de yalnızlıkla birleşti mi sonuç öldürücü olur.
Yaşlılara sevgisini veya en azından saygısını kaybeden bir toplum aslında çoktan çökmeye yüz tutmuştur. Demokrasinin ve hürriyetin getirdiği kazanımlar, bu arada sorumlu ve bencil bireyin ortaya çıkışı, yavaş yavaş yaşlıların ihmal edilmesine, hatta o kimselerin faydasızlar kategorisine sokulup mahkûm edilmesine yol açtı. Pazar toplumunda verimli olmayan kişi zaten fazladan, gereksiz biridir. Yüzüne söylenmez onun, ama her hâl ve harekette belli edilir.
Hiçbir vicdan azabı duymadan ihtiyarlardan kurtulma dönemine gelmedik henüz. Bu işi şimdilik tabiat ve iklim hallediyor.
Öte yandan, tıp ve koruyucu hekimlik ile daha erken yaşlarda emekli olma imkânı ömrü durmadan uzatıyor. Afrika’da ortalama ömür 48.7 iken Avrupa ve Amerika’da 76.8.
Aslında yaşlılarla ilgilenme meselesi bir kültür meselesidir. Gerçi Afrika ve Arap âleminin altından kalkılmaz pek çok problemi var, ama onların hiç ihmal etmedikleri konu ana babalara ve yaşlılara hürmet ve alâkadır. Onlarla ilgilenmek dinî bir vazifedir zira. İslâm, anne baba ile kendisine hocalık etmiş kimselerin duasını almayı ve onlara daima iyilikte bulunmayı emreder. Bir hadiste “Cennet annelerin ayakları altındadır.” denilir.
Aslında ihtiyarların, büyüklerin üzerine titremek, onlara karşı borcumuzu ödemekten ziyade çocuklarımıza bu konuda örnek olmaktır. Huzur evleri ne kadar konforlu olurlarsa olsunlar, yaşanan, cıvıl cıvıl, hayat fışkıran bir yuvanın yerini tutamaz. Olsa olsa ölümü bekleme mekânları olabilir oralar. Yeni Canavarlar adlı bir İtalyan filminde, oyuncu annesini huzurevinden çıkarır, gezdirir, dondurma ikram eder ve annesinin ısrarına aldırmadan onu yine oraya götürür. Ölümü beklemesi için annesini o berbat yere bıraktıktan sonra “İyi oldu, iyi!” diyerek ve ellerini sevinçle oğuşturarak oradan uzaklaşır gider. Sicilyalılar ve Korsikalıların böyle davranacaklarını zor hayal ediyorum, fakat Kuzey Avrupalılar yaşlı ana babalarıyla bağlarını çoktan kopardılar.
Bu sene iklimin azizliği, aile fertleri arasındaki ilişkilerin örtüsünü bir anda kaldırıverdi. Kendi hâllerine terkediliyor, yanlarından uzaklaşılıyor, onlarsız tatillere gidiliyordu. Ne el uzatılıyor, ne bakımları yapılıyor, ne de kendileriyle iki çift lâf ediliyordu. Umut ve sevgiden de nasipleri yoktu. Sonunda olan oldu: Yakın veya uzak akraba, bir tanıdık kişi gelir de sahip çıkar diye altmış üç ceset uzun süre bekletildi. Bir zamanlar yaşamış, gülmüş, eğlenmiş, oynamış altmış üç ceset... Meğer onlar daha yaşarken ölmüşler de kendilerinin haberleri yokmuş...
Tokyo’ya Seyahat diye bir dram anlatır Japon yönetmen Ozu. Anne ile baba Kyoto’dan başşehire oğullarını görmeye gelirler. Fakat çocukları öylesine meşgûldürler ki, bir araya gelip de iki kelime konuşamazlar. Sonunda anne hastalanır, bütün evlâtları toplanır ve içlerinden biri şu korkunç sözü sarf eder: “Umarım boşu boşuna gelmemişizdir!”
Bu anlatılan 50’li yıllardaydı. Şimdilerde iş daha vahim hâl aldı. Artık ihtiyarlara hiç yer yok. Denildiğine göre bazı yaşlılar vakti geldiğinde dağ başlarına çıkıyor ve orada tek başına ölmeyi, bedenini de yırtıcı kuşlara takdim etmeyi yeğliyormuş. Kimileri ise bir bardak süte koyduğu bir hapla tatlı bir ölümün kapısını aralıyormuş. Eh ne diyelim böylesi bilgeliği de öğrenmek ve alışmak gerekiyor artık.
Avrupa’da bu yaz olup bitenler, ne sağcı ne de solcu hükümetlerin kusuru. Devlet elinden gelen her şeyi yapıyor yaşlılar için. Devlet sadece bir şeyi yapamadı veya yapmasını bilemedi: En yakıcı, en acı ve en sessiz düşman olan ve de öldüren o yalnızlığı gideremedi. Anne babalarına, büyükanne ve büyük babalarına âlicenap ve yardımsever davranmayan bugünün gençlerini de ileride işte o kahredici ve mahvedici yalnızlık bekliyor.”
