TR EN

Dil Seçin

Ara

Bir Halin Saldırısı

I.

Kanlı çarpışmaların içinden sağ çıkmayı başarmış, ceset yığınlarının ve yıkıntıların arasında gururla ayakta duran savaşçı figüründe modern insanı heyecanlandıran bir şey hep vardı zaten. Bugün neredeyse özdeşleşmiştir onunla: Kaslarındaki ağrı, taşıdığı kılıcın ağırlığındandır. Sırtına yapışan gömleği şüphesiz kanla ıslanmıştır. İmzasını attığında, işte, biri daha ölmüştür. Gün biterken o hâlâ bir savaşçıdır, hayattadır; ve bakın, diğerlerinin ölümü nasıl da onun ölümsüzlüğüne tanıklık ediyor. Emsalsiz keşfiyle büyülenmiş olanın bakışlarındaki vahşi parıltı, ondan umabileceğimiz son insanî duygulanımların da imkânsızlığını ispatlamaktadır şimdi.

 

II.

Tahakkümcü iktidar ve timsahın dişlerinin arasındaki parçalarla beslenen şu tuhaf kuşlar gibi iktidarın dişlerinde keyifle gezinen işbilir kurnazlığın temsilcileri, dehşeti örgütleyerek hayatı savaş alanına çevirmiş durumdalar. Bu örgütlü dehşet, azmanlaşmış varlığını gündelik hayatın içindeki her türden davranış ve ilişkinin karakterinde hissettiriyor. İnsanları birbirine yakınlaştıran en temel bağın çözüldüğü düşünülmektedir: Pazarın mantığıdır hâkim olan ve hiçbir şeyi dışarıda bırakamaz. Buna göre, kimse karşısındakini insan olarak göremez artık; hesapçı bakışın nesnesidir ‘oradaki’. Piyasa adamı denen pratik çıkar uzmanının konusudur. Zevkleri, ihtiyaçları önceden planlayan ve üreten profesyonel yaklaşım genelleşmiş ve ayakta kalmanın yolu olarak meşrulaşmıştır. Karşılıklı çıkarların konuşulmadığı, hesap gözetilmeyen, bir vuruş mesafesinin tehditkâr havasını taşımayan hiçbir sohbet ve insanî münasebet rasyonel sayılmamaktadır. Sahip olduklarımıza yönelen bakışlara yüklediğimiz kem nitelik, o çok övündüğümüz içtimaî nezaketin altında gizlenen barbarca yanı da açığa çıkarır. Attığımız her adım, sürekli bir gerilim temposuyla zehirlidir. Sakin, telaşsız yürüyüş, zamanın dışına itilmiş mekânlara yakışmaktadır daha çok: parklara ve müze salonlarına...

Kişinin en basit seçiminin bile genel beğeninin baskısıyla hayatî bir probleme dönüşüvermesi tesadüf değildir. Kollektif hunharlığın parçasıdır artık: Celladına baktığında kendini görebilir. Sevgilisine kur yapan aşığın, iş hayatına özgü ikna etme yöntemlerini andıran jestleri, en özel alanın da hunharlığa yenildiğini ispatlar.

Yalan hakikatin sözcülüğünü üstlendiğinde, hak, sosyal adalet, özgürlük gibi kavramlar da gülünçleşir. Bir babanın evine götüreceği ekmeğin piyasanın insafıyla sıkı sıkıya irtibatlanmış olması, insanlığın tam da ‘insanlık dışı olan’da yaşayışını sürdürebileceği yalanını müstehcen biçimde doğrulamaktadır. Giderek çoğalan sefalet manzaraları, artan işsizlik; dağılan yuvalar, savaşlar, kısıtlanan özgürlükler... Dehşetin yoğunlaşması anlaşılabilir. Yalan, iktidarını sağlamlaştırmaya çalışıyor ve neden olduğu dehşeti, aynı anda tahakkümünün enstrümanı olarak kullanıyor. Yıkım havası, zincirinden salınmış canavar gibi, toplumların arasında yayılmaktadır hâlâ. Saldırıya uğramışlık duygusu, insanî şuurun son çırpınışlarını da felç etmektedir. ‘Hayatta kalma’ isteği şehevî bir niteliğe bürünürken ‘başarı’ putlaşıyor ve böylece yıkılıp gidenin ardından söylenen söz genel vicdansızlığın ortak hükmünü ilân ediyor: “Başaramadı.” Yerleşik rekabet mekanizması hazırladığı vahşi ortamı cömertçe zenginleştirirken, insanî olandan boşaltılan yeri dehşet işgal ediyor ve hayatı yaşanılmaz kılıyor.

Böyle bir hayatın içinde kısılı kalan düşünce de akıldışının faaliyetine dönüşmekten kurtulamaz. Hakikatin özü ile biçimi arasındaki ayrımı içinden konuşan dil, aynı parodiye uygun yapının izini taşır. İşaret ettiği an, kargaşanın ortasındadır. Alaycılığı, hüküm süren korkuyu hatırlatır.