Çocukluğumun geçtiği şehirde evimiz bir bölümü daha önce mezarlık olarak kullanılmış ‘musallâ’ olarak anılan geniş bir arazinin hemen alt tarafındaydı. Babamın çoçukluğunda bayram namazları kılınırmış orada. Cenaze namazları da yine orada kılınır ve cenazeler hemen oradaki mezarlığa defnedilirmiş. Benim çocukluğumun yıllarında oraya cenaze gömülmez olmuştu artık. Mezarlığın tam karşısında da inşaat hâlinde bir evimiz vardı. Ben İstanbul’a gelinceye kadar da inşaat hâlinde kaldı orası. İşte çocukluğumda ve gençliğimin ilk yıllarında zamanımın büyük bir kısmı, inşaat hâlinde olan ve kullanılmayan bu evde geçti.
Mezarlık, isimsiz siyah granit taşların hâkim olduğu bir yerdi ve o taşların kendileri için dikildiği mezar sakinlerinin vaktiyle bu taşları dikmiş olan yakınlarının dahi ‘asrî mezarlık’ olarak anılan şehrin diğer mezarlığında fatiha bekler hâle geldikleri derecede eski bir kabristan olduğu için, artık burayı mezarlık olarak ziyaret edenlere rastlanmıyordu. O yüzden, burası, gündüzleri çocukların oyun oynadığı bir eğlence yeri, geceleri ise sarhoşların ve köpeklerin mekânı olmuştu. Çocukluğumda, özellikle geceleri korkardım oradan. Gecenin karanlığında o ince uzun granit taşlar, mezarından fırlamış insanlar gibi gelirdi bana. İlkgençlik yıllarımda ise, bir laboratuvar ve oyun yeri olarak kullandığım inşaat hâlindeki evin pencerelerinin baktığı bir alandı sadece.
İşte bu fark etmediğim, unutulmuş gerçeklik, yirmili yaşlarımda vefat eden bir yakınımı kendi ellerimle diğer mezarlığa götürüp toprağın altına bırakmak zorunda kalışımla hayatımın merkezine taşınıverdi. O yıl şehirde kaldığım sürece yakınımın defnedilmiş olduğu mezarlığa kimsenin olmadığı zamanlarda giderek, yapayalnız oturdum uzun saatler boyu. Şehrin gürültüsü doluşurdu uzaktan kulaklarıma. Yapılan eğlencelerin, düğünlerin sesleri gelirdi. Beynimin içinde yankılanan sesleri, ellerimi başımın arasına alarak sakinleştirmeye çalışırdım. Başaramazdım, çünkü mezarlığın gerçekliği ile çelişen bu durumu kavramakta zorluk çekerdim. Mezarlığın gerçekliğinin karşısında yalanı haykırırdı şehir sadece. “Bu şehirde yaşanan her şey yalan!” diye haykırırdı içimden bir ses şehre doğru. Sadece bir yalan tüm yaşananlar; sadece bir oyun, bir eğlence...
Kim bilir burada yanıbaşımda uzanıvermiş olanların ne kadar çok halledilmemiş sorunları vardı. Ne kadar çok şeyi paylaşamamışlar ve kavgalara tutuşmuşlardı. Arzuları vardı gerçek sandıkları, peşine düştükleri hevesleri vardı. Kim bilir ne kadar çok can yakmışlardı o küçük lezzetler için. Ne kadar çok hakkı bilerek çiğnemişlerdi kendi gerçek sandıkları âlemlerini mamur edebilmek için. Oysa uğruna hayatlarını harcadıkları o hevesler, lezzetler, hırslar gelip bu küçük çukura doluşuvermişti işte. Dolduramamıştı bu küçücük çukuru bile; geriye kalan boşluğu toprakla doldurmak zorunda kalınmıştı. Ve, geriye ölümün gerçekliğinden başka hiçbir şey kalmamıştı. Ölüm silmişti gerçek ve kalıcı sanılan her şeyi. “Yalan, hepsi yalan!” diye haykırırcasına...
“Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan, mülk de yalan
Var biraz sen de oyalan” yazıyordu bu mezarlığın kapısında. Yalan o, yalan. Yalanlarla oyalan...
Oraya ruhundan ayrı düşmüş en son vücudun defnedilişinin üzerinden çok değil, otuz-kırk yıl geçmeden ziyaretçiler tükenmiş, hangi mezar kimin belli olmaz hâle gelmişti. Gerçek zannedilen şehir kim bilir kaç kez gelip boşalmıştı o mezarlığa. Mezarlık, karadelik gibi yutmaktaydı şehri ve gerçekliğini... Şehir oradan bakılınca, mezarlığın asıl varılacak yer olduğu bir han gibi geliyordu insana. Ebedî kalınacakmış gibi yapılan evler ise otel odası gibiydiler. İnsanlar yürüyordu şehrin caddelerinde. Oysa, insanlar tamamen farklı yönlere de gitseler caddelerde, gidilen tüm yollar mezarlığın yolunda ve kapısında buluşuyordu. Ve mezarlık, en gerçek bir gerçek olarak dikiliyordu yolun nihayetinde karşınıza.
Ki, çıkın bulunduğunuz şehrin en yüksek ve hâkim bir tepesine. Hızlandırın yaşanan tüm hareketleri ve geçmekte olan zamanı. Gözlerinize çarpan sadece bir o tarafa bir bu tarafa titreyerek mezarlığa doğru koşan siluetler olacaktır. Han gözlerinizin önünde dolup dolup gelip mezarlığa boşalacaktır, handaki siluetler bir bir silinirken...
•••
“Sen daha önce bundan gaflette idin. İşte şimdi senden perdeyi kaldırıp açtık, artık gözlerin keskindir.”
— Kâf sûresi, 22
Dolap beygiri gibi dönüp durmakta olan şehrin keşmekeşinden sıyrılıp geriye dönüp bakınca, aynı masallarda denildiği gibi bir arpa boyu bile yol alınamadığını şaşırarak seyrediyordum. Şu manevî gündüzleri çoktan zifirî gecelere dönmüş ahir zaman medeniyetinde şehirler, sakinlerinin karanlığı algılayamayacak ölçüde akıllarını ve duygularını karartmalarıyla sanal bir aydınlığa bürünmüşlerdi. Han mânen harabeydi gerçekte, yolcular ise sarhoştu ve hana yığılıp kalmışlardı manevî mecalsizlikler içerisinde. Mezarlıklar yırtıyordu bu karanlığı; ölenler için ebediyete kadar, yaşayanlar için ise mezarlığın kapısına kadar... Mezardan yansıyan gerçeğin aydınlığı mezarın kapanmasıyla azalıyor, mezarlığın kapısında etkisini yitiriyor ve şehirden iyice hissedilemez hâle geliyordu. Mezarın başında Kur’ân okumakta olan hafız dahi titremeden okuyordu âyetleri ve fark edemiyordu okuduğu âyette haykıran dehşetli gerçeği: “İnsan için hesap vakti yaklaştı, ama o gaflet içerisinde yüz çevirip durmaktadır.”
İç içe üç karanlığın içerisindeydi şehirler. Birinci karanlık dünya hayatına girişle başlıyordu. Çünkü gayb kapıları kapatılıyordu ardınızdan. Gerçek sandığınız bu âlemden başka bir şeyi görme imkânını bulamıyordunuz ilk bakışta. İkinci olarak ise ihtiyaçların saikiyle dünya kapanıyordu üzerinize ve dağılmaya başlıyordunuz yavaş yavaş. Son olarak ise asıl geldiğiniz yeri, sizi göndereni ve de gittiğiniz yeri unutarak içerisinde bulunduğunuz hayatı gerçek ve kalıcı olarak yaşamaya başlıyordunuz. Farkına bile varmaksızın kendi içinize kapanıp kalıyordunuz.
İşte tam da bu noktada yitip gitmeye başlıyordu her şey. Kapanış tamamlanmış oluyordu ve siz sanal bir aydınlığın içerisine düşüyordunuz. Gerçek olanı kıyas edebilecek verilerden mahrum bir şekilde debelenip durmalar, dolap beygiri gibi dönmeler başlıyordu ondan sonra.
Bir grizu patlamasıyla madende sıkışan işçilerin içerisinde bulunduğu halden çok farklı değildi insanın bu hayatın ortasındaki durumu. Orada da çıkış yoktu, burada da. Ölüm muhakkaktı. Bir farkla: Madende canla, dişle yapılan çıkış arayışları burada hemen hemen hiç yoktu. Eh, azıcık erzak ve biraz da hava vardı burada. Bu maden biraz genişti. Kapanmış madenin içerisindeki kısacık hayatlarında eğlenceli keşif turlarına çıkıyordu insanlar. İçkili çalgılı eğlenceler düzenleniyordu. Çıkışın dünyevî gözlerle görülmediği bu madenin içerisinde birileri madeni sahipleniyor, diğerleri de onlara ateş püskürüyordu kendileri sahiplenemedikleri için.
Ancak uyuşturulmuş bir zihinle gerçek olarak algılanabilecek bir ortamda, eğlencelere katılmayanlar, ‘hayatın gerçek lezzetlerini bilmeyen salak biçareler’ olarak anılıyorlardı burada. Kömür madenlerinde sıkışarak çıkış arayanların durumları gözyaşları içerisinde dramatize edilirken, sınırlı bir hayatın içerisinde sıkışan ve fıtratının tazyikiyle ölümün idam-ı ebedîsinden başka bir çıkış aramaya çalışanlar ise ‘mürteci’ olarak damgalanıp yargılanıyorlardı ölüm tehditleriyle: “Sen madendeki hayattan başka bir hayatın varlığına inanıyor ve çıkış yolu arıyormuşsun! Bilmen gerekir ki, bu bizim gerçeklerimize aşikâr bir savaş ilanıdır! Biz, bizim gibi olmayanları, çıkış arayanları madendeki huzurumuzu bozanlardan olarak görürüz. Çıkış bilgilerini ise sistemimize açılmış bir savaşın delili sayarız!”
Oysa, bu tükeniş madeninden bir çıkış yolunu bu madene beni çalışmak üzere gönderen Mâlikim elbette ki koymuştu. Anne karnında üç karanlık evreden geçirilerek yaratılan insanı, anne karnında olgunlaşma sürecine tâbi tutan kader-i ilâhî, nasıl ki o daracık yeri o değerli varlığın tükeniş yeri kılmamış, bir çıkış yaratmış ve bu çıkışı onun için kolaylaştırmış ise; bu daracık dünya hayatının içerisinden de bir çıkışı mutlaka yaratmış olmalıydı. Uğruna kâinat yaratılacak kadar değerli, değerli olduğu kadar da nazlı ve nazenin olan insanı bu daracık dünya hayatının içerisinde, zahiren bir idam, bir yok oluş gibi görünen ölüm ile tükenişe götürmeyecekti elbette. Ya da ölüm, duvarların arkasındaki gerçekliğin farkına varabilen için, çıkışın kendisine inkılab edecekti.
Madenin içerisindeki tükenişin tariflerinden hangisi gerçek olabilirdi? Yok oluşu kabul etmek hangi gerçeğin tarifiydi? Bekaya aşık insanı hangi gerçeğe ulaştırabilirdi? Kısacık hayatlarda çok derin çelişkiler yaşanıyordu, farkına bile varılmaksızın.
Rüyalarda çok büyük işler başardığını gören ve bu başarıya inanan insan, ölümün uyandırmasıyla iş işten geçtikten sonra uykuda olduğunu fark edebiliyorsa, o uykuya ihtiyaç yoktur diye düşünüyordum. Yattığım ölümcül uykulardan uyanmak isterken İslâm’ın berrak ve kesintisiz sesini işitiyordum çok yakın bir yerden. O, fıtratıma aykırı olan hiçbir şeyi emretmez iken, gayb âlemlerine de bir basamak oluyordu benim için. Uyanmak isteyen benliğime doğru üflenen o sesle buluşurken kulaklarım, ölümsüz bir bekanın soluğunu hissediyordu ruhum:
“Es-salâtu hayrun mine’n-nevm.”
