TR EN

Dil Seçin

Ara

Yaşamaya Hakkımız Var mı? / Dünya Hâli

Varsayalım...

Bir bebek olarak gelmeseydik dünyaya...

O muhteşem alışma, öğrenme ve intibak sürecini yaşamayacaktık...

Alışkanlıklarımız...

Görme ve anlama kabiliyetimizi örten zaaflarımızdır...

Bizi hayrete, dehşete ve hayranlığa sevkeden birçok sıradışı hadise yaşarız...

Ama bunlar, gündelik hayatın akışı içinde çok azdır...

Varsayalım; bir bebek olarak gelmeseydik dünyaya...

Şu yeryüzünde ve kendimizde karşılaştığımız her şey...

Ama her şey...

Bizi hayrete, dehşete ve hayranlığa sevkederdi...

Toprak...

Üstünde duruyor oluşumuz...

Gökyüzü masmavi...

Ağaçlar bin çeşit...

İnsanlar...

Ve görüyor oluşumuz...

Sesleri algılayışımız...

İnce, kalın ve nağmeli...

Çiçekler rengârenk...

Bir serçe kuşu narin...

Bir gökgürültüsü içimizi titreten... Ama adını bile bilmiyoruz ki bu dehşetin; sakin olalım, paniklemeyelim...

Ya bu yağmur... Adını bile bilmiyoruz ki; ama hoş birşey...

Ve yaşıyor oluşumuz...

Hayata karşı duygularımız...

Yani...

 

Alabildiğine huzur ve mutluluk ile...

Alabildiğine keder ve acı arasında; bin türlü...

Bu duygularımız nasıl olursa olsun; bir şekilde yeni bir yer gördüğümüzde...

Meselâ farklı bir ülke...

İlgi ve zevkle seyredip yaşıyoruz ilk intibalarımızı...

Mutlu oluyoruz...

Bütün bu yukarıdaki satırlar, aşağıdaki tek satırı anlaşılır ve haklı kılmak içindir—ihtiyacı olmamasına rağmen:

Yaşıyor olmak bahşedilmiş bir lütuftur ve mutlu olmayı gerektirir...”

Ve yaşıyor olanlar, muhteşem bir adaletin çerçevesine girmekle, ‘teşekkür etmek’ sorumluluğuna muhataptır...

Dünyaya gelmek, yaşamak ve sonunda hangi mevki, makam ve seviyede olursak olalım ölmek...

Herkes için eşit... Muhteşem bir adalet...

Ve ötesi...

Bir bebek olarak doğduk...

Hayata alıştık, öğrendik ve intibak ettik...

Aklımız, akıl almaz hayretlere düşüp herc-ü merc olmadı...

Sindirdik yaşamayı...

Anne şefkatiyle...

Baba sevgisi ve güveniyle...

Bu ayrı bir lütuftur ve ayrı bir teşekkürü gerektirir...

Evet...

Ve ötesi...

Düşünmek... Sevmek... Aşık olmak...

Adam gibi adam olmayı irade etmek hürriyeti...

Ve hiç de ‘mecburiyet olmamasına rağmen’, bize doğma, yaşama, sevme lütfunu bahşeden Yaratıcının, ‘adam gibi adam olana’ cennet vaadi...

Ve hatta ötesi...

Adamlığa sürdüğümüz lekelere karşı...

Affetme vaadi...’

Şimdi...

Bir an bunları düşünebilmek...

Bir an bunları yazabilmek kolay da...

Bu şuuru sürekli tutabilmek...

Ve her kederde—ki kederin tarifi nedir?—tevekkül sahibi olabilmek...

Nasip...

Adamlık limanından açıldığımız zaman kontrolsüzce...

Ben bunları hak etmiyorum” serzenişi uyanır bazen...

İşte o zaman sormak lâzım: Hak mı? Neyi niçin hak ediyoruz ki?

Dünyaya hak ettiğimiz için mi geldik?

Aldığımız her nefes bir lütufken...

Ve teşekkürü gerektirirken...