TR EN

Dil Seçin

Ara

Kedi Mektupları Yazarına Mektubumdur

Oya Hanım, merhaba; Kedi Mektupları isimli romanınızı yeni bitirdim. Romanınız ilk çıktığı 1992 yılında dikkatimi çekmişti. Tanıtım yazılarında, kedilerin dilinden insanların dünyasını anlattığınız belirtiliyordu. O sıralar kendi kendime “okumaya değer” demiştim. Ama kısmet şimdiye imiş.

Kitabınızda, Türkiye’de 1980 öncesinde siyasî eylemlerde bulunup Almanya’ya sığınmış ve orada sosyalist rejimlerin, dolayısıyla da ideolojilerin çöküşüne şahit olmuş kimi insanların hüzünlü, dramatik ve bazan da hem ağlatıp hem de güldüren cinsten resimlerini çiziyorsunuz. Bu hikâyeleri çoğunlukla, onların kedilerinin dilinden veriyorsunuz. Bu kedilerin, sahiplerinin çantasının, ayakkabısının içine veya paçasına iliştirerek birbirlerine gönderdikleri koku mektuplarını okutuyorsunuz okuyucuya. Zaman oluyor, kedi tahlilleriniz insan tahlillerinizi aşıyor, merkeze yerleşiyor. Bu arada, okuyucuya, kedilerin kendilerine özgü birçok yönünü tanıtıyorsunuz. Çocukluğunda bazan bir kedinin birkaç nesliyle hemhal olmuş bir kedi dostu olarak “Aa, kediler sahiden de öyle yapıyor.” veya “Bunu hissediyordum, ama ismini koyamıyordum.” gibi duyguları, kitabınızı okurken sık sık yaşadım.

Fakat, benim bu mektubu yazmamın asıl sebebi kediler değil. Biliyor musunuz, romanınızın beni en çok heyecanlandıran tarafı sayfaların arasına serpiştirilmiş sorulardı -hayatın anlamını soran, sorgulayan sorular... En çok üzen tarafı ise, kendi kendinizi cevapsızlığa mahkûm edişiniz oldu. Ne siyasî fikriyat noktasında yaşadığınız büyük boşluk, ne Yoldaş’ın intiharı, ne dönüşlerdeki uyumsuzluklar, ne de başka bir şey beni o kadar üzmedi.

En son sayfada şöyle diyorsunuz:

“Bir koca ırmak gibi akıp duran masmavi denize ve kıyılara baktı: Ne kadar güzel; dayanılmayacak kadar, böyle karşısında oturup bakmakla etkilenilmeyecek kadar güzel, diye düşündü. ‘Nedir bu güzelliklerin anlamı? Şu denizin, şu göklerin, insanların, bitkilerin, hayvanların anlamı nedir? Neden var bütün bunlar? Ben neden varım? Anlamım ne benim?’

Hiçbir yanıt bulamadı... Hiçbir sırrını çözemediği koskoca bir dünyanın, koskoca bir evrenin ve hayat denen yanıtsız sorunun ortasında kendisini müthiş çaresiz küçücük, yalnız ve çözümsüz hissetti. Birden büyük bir panik içinde her şeyi anladı! Soruyu sormuştu ve yanıtı yoktu.”

Oya Hanım, neden yanıtı yok olsun ki? Değil mi ki soru sormak en insanî eylem. Değil mi ki, besinlerin varlığının en büyük delili açlığımız; güzelliğin varlığının en büyük delili güzelliği arzulayan duygularımız; o halde, sorularımız varken neden cevap olmasın?

Tıpkı kitabınızı okurken olduğu gibi, şimdi de kendi kendime soruyorum: Oya Hanım’a bunu nasıl anlatmalı diye. O güzelim soruları sorup, cevap kapısının eşiğine kadar gelmişken ve geriye sadece kapıyı “tık-tık”lamak kalmışken, neden gerisin geri döndünüz ve cevapsızlığınızın karanlığına, hüsranına razı oldunuz, bilmiyorum. Ama inanın çok üzüldüm, hâlen de üzülüyorum.

Oya Hanım, sizi şahsen tanımıyorum. Ama Kedi Mektupları’nın belki de on yerinde geçen “Kimim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum, hayatımın anlamı ne?” gibi sorular sormanız sizi bir dost olarak görmeme yetiyor. Ve galiba o sıralar bebek de bekliyordunuz. Kitabınızdaki o yumuşaklığın, sizin deyiminizle doğallığın, benim deyimimle fıtrîliğin bir sebebi de bence buydu. Yani, yeni bir can meyvesine duran bir ağacın şefkatini taşıyor oluşunuzdu...

Neyse, isterseniz şu soru-cevap konusuna tekrar dönelim. İnanın, size bir şeyler öğretme sevdasında değilim. Sakın beni yanlış anlamayın. Sizi “yol gösterilmeye muhtaç” birisi olarak görüyor da, öyle yazıyor değilim. Kendisi yol gösterilmeye muhtaç birisi, başkasına nasıl yol gösterebilir?

Yapmak istediğim, içimden taşan bazı şeyleri kâğıda dökmek. Onları dinleyip dinlememeniz, kabul edip etmemeniz değil, beni bu mektubu yazmaya iten. Kitabın tamamına ait “yazınsal” eleştiriler falan da getirecek değilim. Demin sizden iki paragraflık bir bölüm aktarmıştım ya, işte o iki paragrafı, özellikle de ikincisini sesli bir biçimde düşünmek istiyorum. Siz de kendinizi bir “dinleyici” olarak görür de kulak verirseniz ne mutlu bana!

Evet, sorumuz var, cevabımız yok. Demek ki, cevap bizde değil, bizden değil. Doyurucu cevabı buluncaya dek bize rahat vermeyen duygularımız birer sinyal lâmbası gibi aklımıza yol gösteriyor. “Cevap bu değil, şu da olamaz, öbürü de değil..” diyerek, bize nelerin cevap olamayacağını bildiriyor. Ama ya gerçek cevap? O bizim elimizde değil. Duygularımız onu arıyor, “olmalı” diyor, ama o kadar. Elimizle erişemiyoruz ona. Onsuz da duramadığımıza göre, demek ki bizim bizzat erişebileceğimiz bir şey değil. Öyle olsaydı, binlerce yıldır cevap arayan felsefe “işte cevap budur” diye doyururdu bizi. Onu aradığımıza göre, demek ki var. O hayal veya vehim de olamaz; çünkü ilk insandan şu anda yaşayan aklı başında son insana dek, herkes o soru ile yaşatabiliyor insanlığını.

Belki de işin püf noktası burada Oya Hanım. Diyelim ki, açmaya durmuş bir gül goncasının karşısındasınız. Gülden ruhunuza tarif edemediğiniz, anlatamadığınız bir esinti gelir. Evet, güzellik diyoruz bunun adına. Ama ismini koymakla onu anlamak farklı farklı şeyler. Güzelliği elimizle kavrayabilir miyiz? Buna kalkışsak, ya yaprak, sap, diken vs. gibi bir yığın mahzun madde kalır elimizde, veya bir sürü neden-sonuç ilişkisi içinde boğuluruz.

İşte, hayatın anlamı sorusunun cevabı da güldeki güzellik gibi bir esintiye benzer. Siz ona doğru yöneldikçe, ruhunuzu okşar; durup size gelmesine izin verdiğiniz ölçüde sizi kuşatır; biz baktıkça güzelleşir. Ama “Ben tutacağım, ben yakalayacağım.” dediğiniz yerde sizi bırakıp kaçar. Elinizi mesken tutmaz. Maddeye razı olmaz.

Bizim yerimiz soru penceresidir. İşimiz, pencerede durup sormak, sahte cevap perdelerimizi birer birer aralamak ve o perdelerin gerisinden bize doğru zaten esmekte olana kendimizi bırakmaktır.

Diğer bir açıdan, “hayatın anlamı”na ilişkin sorular, sonsuz susuzluğumuzu dindirecek serin sulara benzer. Kimi an, elinizi değdirirsiniz, bulur gibi olursunuz. Ama duyduğunuz, elinizdeki ıslaklıktır. Maddî bir elin parmaklarında duramayacak kadar nazlı ve hassastır su. Parmaklarınızla tutmaya çalıştığınız ölçüde sizden kaçar, avuçlamaya kalkıştığınız takdirde sihri bozulur. Öyle ya, sonsuz susuzluğu bir avuç su nasıl dindirsin? Ruhumuz sınırlıya, bitimliye, parçalanmışa kanmaz. Bütünlüğünü bozmadan, sınırlamadan ona dalmakla, o derin okyanusa kendimizi emanet etmekle, maddî parmaklarımızdan ve onu kavramaktan aciz avucumuzdan vazgeçmekle rahat buluruz ancak.

Yoo, sakın bana “metafizik yapıyorsun” demeyin. Ben metafizik nedir, inanın bilmem. Ama, fizik dünyanın bir soru yağmuru olup dünyanıza ve dünyama nasıl yağdığını biliyorum. Ve kendisi kocaman, süslü bir soru işareti iken, bu fizik, yani maddî dünyanın ne size, ne de bana kendi başına cevap getiremediğini de biliyorum.

Benim asıl anlatmak istediğim, cevap kadar, cevabın nasıl bulunacağının; daha doğrusu, nasıl bulunamayacağının bilinmesinin önemli olduğu. Cevap, belki de “cevaplar bitti” denildiği yerde başlıyor. Cevap, belki de “Bulamadım, bulamıyorum.” dediğimiz yerin bir adım ötesinde durmuş, bizi bekliyor. Cevap, belki de kendi kendine kavramaktan vazgeçip acziyetini ilan etmiş insanların göğe açılmış avuçlarına yağmur olup yağmayı bekliyor. Madem soru bulutları cevapsızlığımızla kararıyor; yağmur yakın demektir.