ARAMA SAYFASI

Varlığımız Kime Armağan?

Varlığımız Kime Armağan?

Satır Arkası Ağustos 2011

 

ŞU FANİ dünyadaki serüvenimizi varlık arayışı şeklinde özetlemek mümkün. Ölümlü, sınırlı, kusurlu ve eksik varlığımızı başka varlıklarla, başka varlıklarda tamamlamaya çalışıyoruz. Hastalıkların, yaşlılığın, ölümün, elemlerin, musibetlerin varlığımızda açtığı yaralara karşı savunmasız kalmak istemiyoruz.

Örneğin, sağlığın modern insanın gözde fetişlerinden biri olması varlık sevdasından değil mi? Tıp hastalıklarla savaşarak insanın yeryüzündeki varlık süresini uzatmaya çalışıyor.

Plastik cerrahi insanları tanınmayacak kadar gençleştirmeyi vaat ediyor. Genç olamayanlar, en azından genç gibi görünmeye çabalıyor. Kızıyla neredeyse aynı kıyafetleri giyen annelerin sayısı bu yüzden giderek artıyor. Ölümden korkuyor günümüz insanı. Ölümü kendinden uzaklaştıramıyorsa, ölüm uzağındaymış gibi davranmayı tercih ediyor.

“...sen bizim her şeyimizsin!” “...sana canımız feda!” sloganına hangi futbol takımını koysanız fark etmiyor. Futbol kulüpleri, hayatın kısalığına ve kısırlığına karşı bir varlık iksiri gibi sunuluyor fanilere. Kulübünün bayrağının altında, mutlak teslimiyet ve taraftarlıkla, varlığının yüceldiğini ve çoğaldığını düşünüyor futbolseverler. Futbol takımının renkleri onlar için kutsallık kazanıyor. O renklere gönüllerinin yanısıra varlıklarını da bağlıyorlar. Aynı pozisyonda akla kara gibi zıt yorumların yapılması sığındığı varlığa leke sürdürmemenin, kendi varlığını tehlikeye atmamanın bir tecellisi aslında. Şike tartışmaları o yüzden o tarafgir havsalalara sığmıyor.

Kapitalistler için sermaye, komünistler için işçi sınıfı varlık yarasına merhem edilmeye çalışılan sahte tanrılardan başka bir şey değil.

Milliyetçilikler de varlık aşkının bir tezahürü. Sınırlı ve kusurlu varlığını, milletinin mükemmel ve yüce varlığında eriterek ‘mutlak’a erişmeye çalışıyor milliyetçiler. Bizimki gibi ülkelerde her gün o yüzden antlar içiriliyor minik dimağlara.

Irkdaşına her hal ve şartta tarafgirlik, o mutlak ve ‘yüce’ ulus varlığının kutsanmasından ileri geliyor. Yanlış varlık arayışı önce adaleti feda ettiriyor.

Kendinden başka referansı olmayan ulus-devletler, Hegel gibilerin gözünde, o yüzden ilahi bir vasıf kazanıyor. Fena ve zevale, ölüme karşı devlete sığınmaya davet ediliyor insanlar. Ne kadar seküler, ne kadar arzî olursa olsun, onun uğruna feda edilen hayatların şehadetle ödüllendirileceği müjdeleniyor. Kavminizin devleti yoksa bu dünyada eksik ve kusurlu, varlığınızın savunmasız olacağı düşünülüyor.

Naçiz bedenlerin bir gün toprak olacağı, ama devletlerin ilelebed payidar olacağı iddia ediliyor! Devletçi ve milliyetçi zihinler, toprağın altının hiç yıkılmaz zannedilen devletlerin kalıntılarıyla dolu olduğunu unutmayı tercih ediyor. Binlerce, milyonlarca can irili-ufaklı savaşlarda o sahte tanrılara kurban edildi ve halen ediliyor.

Ölümlüyüz ama ‘ebed’i istiyoruz. Sınırlıyız ama ‘mutlak’ı arzuluyoruz. Zayıfız ama her şeye gücü yeten bir otoriteye yaslanmaya muhtacız. Söyleyin, hangi ilaç ölümün pençesinde kıvranan insan ruhuna ferah verebilir? Hangi ideoloji bizi gerçekten kardeş eyleyebilir?

Hayatı ve ölümü elinde tutamayan; sadece gençleri değil yaşlıları da kucaklayamayan; insana sözde değil özde ebedi varlığı armağan edemeyen hangi ideoloji, hangi taraftarlık, hangi otorite varlık yaramıza merhem sürebilir?

Varlığımızı, onu bize armağan eden Kim ise ondan başkasına armağan edemeyeceğimizi ne zaman anlayacağız?