TR EN

Dil Seçin

Ara

Ay Terapisi

Havalar serinlemeye başlamıştı. Ağustos sıcakları yerini Eylül’ün serin havalarına bırakıyordu. Yaprakların sarıya dönüşümü başlamıştı ve haşinleşen rüzgar yaprakları dallarından çekip alıyordu. Yapraklar dallardan yere iniyordu çünkü dallarda tutunmaları çok zorlaşmıştı.

Dala yapıştıkları yerler zayıflamış, yapraklar canlılıklarını yitirmiş, sararıp solmuşlar, güçleri tükenmişti. Güçleri tükenen yapraklar ise haşin bir rüzgar esintisine hemen kendilerini bırakıyorlardı. Yüksek bir yere elleriyle tutunan bir kişinin ellerinin yorulmasıyla kendini aşağıya bırakması gibi, yorulan ve zayıflayan yapraklar da dallara artık tutunamıyor ve yavaşçacık yere iniyorlardı..

Funda arabasıyla boğaz köprüsüne doğru yol alırken Levent kavşağını geçtikten sonra ağlamaya başlamıştı. Güneşin her gün bu vakitlerde batmaya doğru meyletmesi onu hüzünlendiriyordu. Yanaklarından gözyaşları boşanıyordu. Son zamanlarda salya sümük bir kız olup çıkmıştı. İşten erken ayrılmış, bir arkadaşının nikahına gitmişti ve şimdi de eve koyuluyordu.

Düğün merasimlerinden, nikahlardan önce sıkılır olmuş, sonra da nefret düzeyine varan duygular yaşamaya başlamıştı. Elinden gelse dünyadaki tüm düğünleri, nikahları, evlilikleri engeller ve herkesin bekar kalmasını sağlardı. Ama bunu yapamıyordu. Habire arkadaşları ardı ardına evleniyorlardı. Üzerinde yirmi yedi yaşın getirdiği bir gerginlik vardı. Otuzuna üç yıl kalmıştı. Otuzundan sonrası riskli bir dönemdi. Hayatını bekar olarak yaşamak istemiyor, çoluk çocuğa kavuşmak istiyor, oturduğu evi annesinin değil kendisinin düzenlemesini istiyordu. Kendi başına bir evi olduğunda artık çiçeklerini istediği yere koyacak, isterse odasını dağınık bırakabilecek, yemek yaparken yağları etrafa sıçratınca da ona yalnızca kendisi kızabilecekti.

Düğünlerde akrabalarının, eşin-dostun kendisine hangi soruyu, hangi zamanda soracaklarını biliyordu artık, “kızım inşaallah sana da bir nasip çıkar”, “hadi Funda elini çabuk tut, bul birisini sen de, bak 30’una yaklaştın”, “eee söyle bakalım Funda sen de bir şeyler yok mu, senin düğünü ne zaman yapacağız?”. Klasik geyik sorular! Monotonlaşmış, klişeleşmiş, içtenlik taşımayan, laf olsun torba dolsun mukabilinden gereksiz cümlecikler. Kızgınlığı bazen öylesine artıyordu ki bu soruları soran kişileri hayalinde teker teker öldürme senaryoları kuruyordu. Ne yapsındı ki? Gerçek hayatta onlara bir şeyler yapamıyorsa bari bu gereksiz soruları, gereksiz zamanlarda soran bu gereksiz insanlara hayalinde bir ceza vermeliydi.

Onların sordukları sorular cevapsız sorulardı. “Hadi elini çabuk tut, sende bir şeyler yok mu?” Şimdi nasıl cevaplasındı bu soruyu. 3 yıl önce altı ay süreyle nişanlı kalmış, düğüne yakın bir zaman kala araları açılmış ve evlenmekten vazgeçmişti. Bundan da pişmanlık duyuyor değildi. Verdiği kararın doğru olduğuna inanıyordu.

Bir kaç saat önce arkadaşının nikahında da aynı senaryo tekrarlanmıştı. “Sen hala birini bulamadın mı?” Ne saçma bir soruydu. Birini bulmak kolay mıydı? Bu insanın elinde olan bir şey değildi ki. Hayatta bir çok şeyi elde etmek için çırpınmış, istediklerinin hemen hepsi gerçekleşmişti. Ancak iş uygun bir erkek bulmaya gelince orada duruyordu. İyiden iyiye anlamıştı ki bu hakikaten kısmet işiydi. Annesi bile bu konuda kendini suçlardı. “Sen hala birini bulamadın mı?” sorusuna bu yüzden sinir oluyor, bunu bir aşağılama, becerisizlik suçlaması olarak algılıyor ve bundan öfke duyuyordu. En sonunda onu evlenmeden soğutacaklardı. İçinden hiç evlenmeyeceğim diye bir karar almaktan korkuyordu. Bu konuda tek dayanağı anneannesiydi. O her daim “kısmet kızım, hayırlısı olsun” derdi. Bir kez bile anneannesi “sen hala birini bulamadın mı?” dememişti. Onun yanında kendini güven içinde hissediyordu.

Ortaköye yaklaşınca ağlaması iyice arttı. Kutudan kağıt mendil aldı. Gözyaşlarını ve burnunu sildi. Üç yıl önce nişanlısıyla Ortaköy’de yemek yemişler, evlilikle ilgili hayaller kurmuşlar, doğacak çocuklarının da adını koymuşlardı. Kız için Melis erkek için Onur düşünmüşlerdi. Düğün için bütün ayrıntıları konuşulmuş, çoğu konuda hemfikir olmuşlarsa da evlendikten sonra nereye gidecekleri konusunda aralarında bir ihtilaf doğmuştu. O zamanlar arkadaşları kendine imreniyordu. Arkadaş grubunda favori kendisiydi. Ballandıra ballandıra nişanlısını onlara anlatır, bir ise iki ilave eder, onun tarafından ne kadar sevildiğini vurgulardı. Onların içlerinden kendine imrendiklerini hissederdi. Onlarda olmayan bir şey kendinde vardı. Hem de bu kendinde olan şey kolay elde edilecek cinsten bir şey de değildi. Trilyonlarca paranız da olsa bir erkeğin sevgisini kazanamazdınız. Onu bir erkek seviyordu ve buna sahip olmak benliğine hoş geliyordu. O diğer kızlardan farklıydı. Nişanlısının sevgisini elde edebilmiş olmasından, onu kendine bağlayabilmiş olmasından benliği hoşnuttu. Aralarındaki ilişki ve bağlılık onun kurduğu bir bağlılıktı ve övünmeye hakkım var diye düşünüyordu. Kız arkadaşları ise erkekleri tanıyamıyorlar ve bu yüzden bir erkeği kendilerine bağlayamıyorlardı. Bu da onların sorunuydu. Sık sık kız arkadaşlarıyla buluşur ve erkeklerle ilgili püf noktaları anlatırdı. Kız arkadaşları onu pür dikkat dinler, o da bundan ehh bir miktar gururlanırdı.

Bunları düşününce elinden yitip giden şeye daha bir hınç duydu. Bir erkeği kendisine bağlamayı, oluşan bir bağlılığı devam ettirebilmeyi kendinin başaramayacağını çok iyi anlamıştı. Bu kimsenin haddine düşmemişti. Bunu iyice bellemişti. Sık sık burnum kötü sürtüldü diye düşünüyordu. Bu benliğini incitiyordu. Benliği onda olmayan şeylerin başkasında olmasından rahatsızlık duyuyordu. Benliği hased içinde kıvranıyor, bir nişan ya da düğün haberi aldığında içi öfke ile doluyor, hüzünleniyor, gizli gizli ağlıyordu.

Haset, arzulanan bir şeyin başka birine ait olduğu ve bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygudur. Haset o istenen şeyi sahibinden çekip almaya ya da bozmaya, kirletmeye yönelir. Haset iki kişi arasında yaşanır. Haset eden haset edilenin elinde olan bir şeyi onun elinde olmasından huzursuzluk duyar ve onu kaybetmesini arzular. Kıskançlık da hasete dayanır, ama kıskançlık duyan kişinin en az iki kişiyle ilişki içinde olmasını gerektirir: Kişi, kendine duyulan sevginin rakibi tarafından elinden alındığına ya da alınma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğuna inanıyordur. Seven ve sevilen iki kişi arasında bir üçüncü kişi girmiştir.

Kıskançlık hisseden kişi, elinde olanı yitirmekten korkar. Haset duyan kişi ise , kendi istediğinin bir başkasında olduğunu gördüğü için acı duyar. Hasetli kişi haz ve memnuniyet görüntülerinden sıkıntı duyar. Ancak başkalarının sefaleti huzur verir ona. Bu yüzden, hasetli kişiyi tatmin etmeye yönelik her türlü çaba nafiledir. Kıskançlık bir noktada sevilen bir nesneyi koruma çabası olduğu, hasetse başkalarının sefaleti istenir olduğundan, kıskançlık hasede göre daha masum bir duygu olarak kabul edilebilir.

Boğaz köprüsü gişelerine yaklaşınca cep telefonu çaldı. Arayanın Figen olduğunu anladı. Figen de haset duyduğu kişiler grubundandı. Çünkü Figen yakında evleniyordu. Düğün hazırlıklarını yapıyor, ayrıntılar üzerinde boğuşuyor, bir şeyin eksik olmaması için yoğun bir çaba gösteriyordu. Funda Figen’nin evlenmesine haset duyduğunu elbette belli etmemeye çalışıyordu. Hemen her gün telefonla arıyor, yardım edeceğim bir şey var mı diye soruyordu. Arabanın içinde cep telefonu ile konuşursa gişenin yanındaki polisler bu durumu görebilirdi. Telefonu açmadı. Gişede parasını ödedi. Bu sefer de Figen telefonuna cevap vermedi diye alınabilirdi. Gişelerden çıktı. Yolun sağına geçti ve arabayı park etti. Figeni aradı. Durumu açıkladı. Figen beraberce bir kahve içmeye davet ediyordu. Düğünle ilgili karar veremediği şeyleri vardı Figen’nin ve bunları konuşmak, Funda’nın fikrini almak istiyordu. Funda yalan dedi içinden. O her şeye karar vermiştir. Benimle buluşmak istiyor. Ballandıra ballandıra düğünün ayrıntılarını anlatacak. Beni kıskandıracak. Adım gibi biliyorum bunu. Adı gibi bunu biliyordu. Çünkü aynı şeyi o da yapmıştı. Düğünle ilgili ayrıntıları ballandıra ballandıra arkadaşlarına az anlatmamıştı. Daveti kabul etti. Saat sekiz için anlaştılar. Bağdat caddesinde bir kafede bulaşacaklardı. Gökte ay vardı. Terapisti ona her seansta aya bakmasını öneriyordu. Bu sefer yine soracak dedi. Aya baktın mı? Ne hissettin? Ay sana neler anlattı? İçindeki hased duygusunu ay ile nasıl çözümleyebilirsin? Üç aşağı-beş yukarı sorular bunlardı. Dr. Mavi’ye kızıyordu. O kadar para boşuna dökülmüyordu. Bu soruların cevabını Dr. Mavi vermeyecekse niye terapiye devam ediyordu ki. Dr. Mavi ise inatçıydı. Soruların cevabını aya sor diyordu. O sana anlatır. Ayın sesini duyamıyorsan bir daha dinle. Yine duyamıyorsan bir başka sefere bir daha dinle. Dolunayken duyamıyorsan hilâlken, hilâl halinde iken duyamıyorsan yarımayken dinle ayı. Soruların cevabı onda.

Başını; gökyüzüne kaldırdı. . Eeee’ işte bakıyorum Ay’a. Bana bir şey anlatmıyor. Orada durup duruyor. . Gökte ay vardı ve bunda bir özellik ve sıradışılık göremiyordu. Yirminci seansı da bitirmişti. Yüzüncü seansta bitse şu ay meselesini çözeceğine inanmıyordu.

Terapiye gittiğini Funda’ya anlatsa mı idi? Anlatsa bir dert anlatmasa bir dertti. Anlatırsa bunun çok ilgi çekeceğini biliyordu. Ballandıra ballandıra terapistini anlatır, çok şey öğrendiğini söyler ve onu hasetten çatlatabilirdi. Anlatıncada terapiye gitmesinin etrafta hemencecik duyulması an meselesi olurdu. Bu da erkekler açısından bir riskti. Duruma göre hareket etmeye karar verdi.


 

Not:

1- Gelecek sayıda devam edecek

2- Terapi gizlilik içerdiğinden; yazar burada adı geçen isimler ve olayların gidişini aktarırken gerçek isimler ve olaylar kullanmamıştır. Anlatılanlar kurgusaldır.