Güneş ufka doğru yol alıyordu ve görevini aya bırakma zamanı yaklaşıyordu. Bir nöbet değişimi gibiydi bu. Güneşin ufka doğru yol alışı zamanın akışını işaretliyordu. Zaman akıyordu. Her şey akıyordu. Her nesne kendi ufkuna doğru yol alıyordu. Andan ana sürüklenip duruyor varlıklar. Ya da andan ana atlıyor demek daha doğru olur belki de. Güneş battı. Akşam oldu. Nesneler yavaşça bir görünmezliğe büründü. Her nesne kendi ufkunda battı. Tanıdık nesneler gözden kaybolmaya koyuldu. Kimse elindekini tutamıyordu. Her varlık hayattan yavaşça çekiliyor, yeni bir yaşam biçimi başlıyordu. Nesneler bir yolculuğun içindeydi. Boğaz köprüsünde yol alan araçların akması gibi nesneler de bir yerden bir yere doğru yol alıyordu.
Funda evine gitti. Canı sıkkındı. Hava kararınca genellikle ruhuna sıkıntı basardı. Belki de bu nesnelerin görüntüsünün kaybolmasındandı. Ya da nesnelerin kayboluşu ile hissettiği bir ayrılık acısıydı bu. Akşamın karanlığı ruhunu yalnızlaştırıyordu. Yalnızlık duygusundan kurtulmak istiyordu. Annesi imdadına yetişti. Annesiyle bir süre çene çaldı. Bir yanda televizyon açıktı. Televizyonun sesi bir çeşit oyalanma sağlıyordu (birçok insan aslında bu yüzden televizyon seyreder). Ona arkadaşının nikahını anlattı. Olabildiğince sade ve yalın olmaya çalışarak. İçindeki hasetin dışa yansımasını istemiyordu. Bundan utanıyordu. Annesi bir şeyler yemesi için ısrar etti. Funda reddetti. Figen ile buluşacağını söyledi. Annesi biraz alındı. Birlikte kahve içmeyi önerdi. Mutfağa gitti. Kahve hazırladı. Annesi biraz yumuşadı. Kahvesini bitirdi. Saat yedi otuzda evden ayrıldı.
Gökte ay vardı. Yollar kalabalıktı. Yarım saat yürüdü. Caddebostanda Cafe Mentale’ye geldi. Boş bir masaya oturdu. Gökte ayı göremiyordu. Oturduğu yerden kalktı. Başka bir masa aradı. Yeni oturduğu masadan ayı görebiliyordu. Ay yusyuvarlaktı. On dakika ayı seyretti. Son zamanlarda yaşamını aya göre planladığını farketti. Hangi masada, masanın hangi tarafında oturacağını bile aya göre ayarlıyordu. İki hafta önce de yatağının yerini değiştirmişti. Artık yatağına uzandığında gökte asılı ayı daha iyi görebiliyordu. Figen Cafe Dalli’de buluşmayı teklif etmişse de bunu kabul etmemişti. Çünkü Cafe Dalli’den ay görünmüyordu. İki ay önce iş için Fransa’ya gitmişti. Gündüz uçağıyla değil gece uçağıyla uçmuştu. Aya daha yakından bakmak istemiş, uçağın penceresinden ayı uzun süre seyretmişti. Ay birden gündeminin birinci maddesi olmuştu. Ay ile oturup ay ile kalkıyordu. Yaşam çizgisini aya göre çiziyordu. Fransa’ya gittiğinde Hollanda’daki bir arkadaşına kart yollamıştı. Yolladığı kartta gece çekilmiş bir Eyfel kulesi resmi vardı. Ay kulenin tepesinde bir kandil gibi asılı duruyordu. Ay gittiği her yerdeydi. Yanında bir yol arkadaşı taşır gibi taşıyordu ayı. Nerede gökyüzü varsa orada ay da vardı. Kimse kimsenin elinden ayı almaya çalışamıyordu. Ayı bir anda binlerce, belki milyonlarca insan seyredebiliyor, dünyasına katabiliyordu. Ay hiçkimsenin değildi. Ay herkesindi.
Figen geldi. Öpüştüler. Funda, gökte ay var dedi. Figen boş boş baktı. Figen bu cümleyi birkaç kere daha Funda’dan duymuştu. Ha evet dedi. Funda, Figen’in boş boş baktığını anladı. Lafı hemen düğüne getirmek istedi. Anlat bakalım düğün hazırlıkları nasıl gidiyor dedi. Bakışlarını gökyüzünden yeryüzüne çevirdiğinde içindeki haset kıpırdanmaya başlıyordu. Dr. Mavi öyle demişti. Haset duygunu içinden söküp atmak istiyorsan bakışlarını yeryüzünden gökyüzüne çevirmelisin. Figen gelmeden biraz olsun huzurluydu. Gökyüzünde bir hased göremiyordu. Yıldızların yıldızlara, ayın yıldızlara, ya da yıldızların aya bir hasedi yoktu. Gökyüzü huzurluydu. Gökyüzünde haset yoktu. Gökyüzünde nesneler arasında birbirinin gıpta etme duygusunu tahrik etmek de yoktu.
Üç yıl önce evlenmiş olsaydı veya iki yıl önce veya bir yıl önce. Ya da yakınlarda evlenmiş olsaydı Figen’den önde olacaktı. Şimdi Funda, Figen’e tecrübelerini anlatıyor olabilirdi. Şimdi ise anlatacağı bir şey yoktu. Ona yalnızca dinlemek kalıyordu. O da dinliyordu. Figen habire konuşuyordu. Arada nişanlısının kendine verdiği değerden dem vuruyordu. Geçen gün beklenmedik bir zamanda çiçek getirmişti Figen’in nişanlısı. Funda erkekler böyledir dedi. Evlenmeden önce nişanlılarına çok ilgi gösterirler. Evlenince ise ilgileri söner gider. Yeni ilgileri televizyon olur. Funda evlilikle ve erkeklerle ilgili akla gelebilecek tüm olumsuzlukları sayıp dökmek istiyordu. Figen’in elinde Funda’nın sahip olmadığı bir erkek vardı. Figen’de olan şeyleri yakıp yok etmek istiyordu Funda. Erkeklerle ilgili sözlerinden sonra vicdan azabı duymaya başladı. Bunu kasten söylediğini biliyordu. Amacı Figen’in kalbine şüphe düşürmekti.
Funda’nın haset duyguları ne kadar kabarıksa, Figen’in de gıpta ettirme arzusu o kadar kabarıktı. Habire nişanlısını övüyordu. Funda’nın söylediklerinden etkilenmemişe benziyordu. Geleceğin güzel günlerinden bahsediyordu. Gelecek güzel olacaktı. Funda’nın sahip olmadığı bir gelecek. Gelecek deyince Funda içinden sinirleniyordu. Figen, Funda’nın içinde yaralar açıyordu. Bir ara Funda’nın rahatsız olduğunu hissetti. Yine bir ara çok mu ileri gidiyorum diye düşündü. Acaba Funda’yı incitiyor mu anlattıklarım diye rahatsız oldu. Ne de olsa yakında sahip olacağı bir şeyi Funda 3 yıl önce kaybetmişti. Ama kendini alamıyordu. Onun kendine imrenmesi hoşuna gidiyordu. İyi bir şeyin onun değil de kendi elinde olması onda özel olma duygusu uyandırıyordu. Benliği özel olma duygusunu sonuna kadar yaşamak istiyordu bu gece. Bir şeyleri paylaşmak istemiyordu. Funda’yı paylaşmak için çağırmamıştı zaten. Bunu tam olarak bilinçli yapmamıştı. Lâkin sonuçta Figen, Funda’yı bu gece kullanıyordu. Onu kendine gıpta ettirerek sahip olduklarının tadını sonuna kadar çıkarmak istiyordu. Ama olmuyordu. Figen’in vicdanı olmasa gıpta ettirmesinin tadını sonuna kadar çıkaracaktı. Figen istese de istemese de vicdanı vardı. Figen, Funda’yı gıpta ettirdikçe vicdanı huzursuzluk üretiyordu. Figen iki şeyle uğraşmak durumunda kalmıştı. Bir yandan Funda’ya dikkat kesiliyor, kendisini kıskanıp kıskanmadığını merak ediyor, bir yandan da vicdanının huzursuzluğunu hissediyordu. Figen direndi. Bu çelişkili halde sıkıntı duymasına rağmen benliği direniyordu. Benliği galip çıktı. Vicdanının sesini bu gece dinlemek istemiyordu.
Funda bir ara konuyu değiştirmek istedi. Bazı ortak arkadaşlarını sordu. Figen konuyu döndürdü dolaştırdı yine evliliğe getirdi. Funda bir ara daldı. Yeryüzünden kurtulmak istiyordu. Yeryüzüne ait ne varsa keşke hepsinden sıyrılabilseydi. Gökyüzüne baktı. Gökte ay var dedi. Bunu ikinci kere söylüyordu. Figen boş boş baktı. Funda her şey geçici dedi. Yaşam geçici. Yaşam çok kısa diye vurguladı. Figen içinden kendini böyle avutuyor galiba dedi. İnsan bir şeye sahip olmayınca onu küçümser diye düşündü. Figen’in cep telefonu çaldı. Bora arıyor dedi. Birazdan buraya gelecek. Bizi eve götürecek. Bora geldi. Yanlarına oturdu. Bora, Funda’ya ilgi gösterdi. İşiyle ilgili sorular sordu.. Funda işinde çok başarılıydı. Kısa sürede işinde terfi etmişti. Figen evleneceğim diye işini bırakmıştı. Bora işindeki yükselişinden dolayı Funda’ya iltifat etti. Figen buna bozuldu. Figen Bora’yı Funda’dan kıskandı.
Artık kalkalım dediler. Bora’nın arabasına bindiler. Önde Figen ve Bora arkada Funda vardı. Araba Bağdat caddesinde yol almaya başladı. Funda bakışlarını gökyüzüne dikti. Dalgındı. Bora arabayı hızlı kullanıyordu. Işıklara yüz metre kala kırmızı ışıklar yanınca aniden fren yaptı. Arkadan bir araba çarpmıştı. Bora ve Figen ön cama doğru savruldular. Kimse yaralanmamıştı. Arabanın arkası hurdaya dönmüştü. Hızla gelen başka bir araba Bora’nın arabasına bindirmişti. Polis çağrıldı. Bora onlara siz gidin dedi. Funda ve Figen ayrı ayrı taksilerle evlerine geldiler.
Funda’nın yüzü sapsarıydı. Annesi çok telaşlandı. Şükürler olsun bir şey olmamış dedi. Funda yatmak istedi. Uykuya daldı. Figen kanlar içinde yerde yatıyordu. Funda, Figen’in nabzını yokluyordu. Figen’in nabzını alamamıştı. Funda pişmanlık içindeydi. Arkadaşının ölümüne kahrolmuştu. Yaşasaydı ne güzel evlenecekti, içinde derin bir sızı duydu. Kendinden utanmıştı. Ona haset duymuş ve evlilik konusunda içine şüpheler atarak onun zihninin karışmasını istemişti. Eline ne geçmişti? Haset duyunca, karşıdakinin elindekini elinden almaya çalışınca, elindekini mahvetmeye çabalayınca ne oluyordu ki? Hiçbir şey olmamıştı. Figen’in ölümüyle Figen’in elinden kaçan evlilik gelip Funda’nın eline konmamıştı. Yaptığına, söylediklerine çok pişmandı, ilk o an, ilk defa hasetin anlamsız olduğunu keşfetmişti. Kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyor, ambulans çağırın diye bağırıyor, Figen’e yardım etmek istiyordu. Soluk soluğa kalmıştı. Yüzünden terler boşanıyordu. Bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Bu dünya üzerinde haset etmeye değer bir şey olmadığını hissediyordu. Her şey geçiciydi. Her şey bitecekse o şeye haset edilebilir miydi? Her insan elindekini zaten bir an geliyor kaybediyordu. Hiçbir şey kalbin ilgisine değmiyordu. Gökyüzüne baktı. Gökte ay vardı. Boğulur gibi hissediyordu.
Uyandı. Nefes nefese kalmıştı. Bütün bedeni sırılsıklamdı. Çok korkmuştu. Yatağında doğruldu. Karşısında ayı gördü. Figen’in ölmemiş olmasına şükretti. Figen’in şu an ne yaptığını merak etti. Elini telefona götürdü. Vazgeçti. Uyuyorsa uyandırmak istemiyordu. Onun da ayı seyrediyor olmasını diledi. İkisinin aynı anda sahip olacağı bir şeydi ay. İkisi aynı anda benim ‘ay’ım diyebilirlerdi. Bu cümlenin altını çizdi. İçinden tekrar etti. Ay Funda’ya tebessüm ediyordu. Kendi kendine şu an Figen aya bakıyor olsaydı ay ikimize de aynı anda tebessüm ediyor olacak diye düşündü. Anneannesini hatırladı. Bir yıl önce ölmüştü. Onunla konuşmalarını, onun tesellilerini çok özlüyordu. Anneannesi ona başkalarının da iyi şeylere sahip olması için onlara dua etmesini önerirdi. Anneannesi hasetin şeytandan gelen bir duygu olduğunu anlatırdı hep. Haset etmeye ne gerek var derdi. RABBİMİZ hepimize her şeyi vermiş derdi. Funda buna itiraz ederdi. Sen Rabbimiz her şeyi vermiş diyorsun ama bak bana iyi bir koca vermedi derdi. O zaman da anneanne, O bize kendini verdi kızım derdi. Kendini tanıma imkanı bağışladı. Bu her şey demektir… O gece Figen için dua etti. Ona hayırlı bir gelecek, hayırlı bir evlilik diledi. Aslında dedi, ben gerçekten Figen’i şimdi sevdim. Ona verilen evlilik armağanını bir nevi kendisine verilmiş bir armağan gibi algıladı. Sevdiğiniz birisine verilen bir armağan sizi de sevindirir. Çünkü sevdiğiniz kişinin sevinmesi sizi sevindirir. Figen’in sevinmesine sevinebilmesi onu gerçekten sevebildiğinin bir göstergesi idi. Anneannesine de içinden dua etti. Ona iyi şeyler öğreterek dünyadan göçen o insanın ruhunun onu hissetmesini istedi. Anneannesi, ruhlar duaları hisseder derdi. Aya baktı. Belki de onun ruhu aydaydı. Ya da yıldızlarda. Sanki bir yıldızın kendisine göz kırptığını hissetti.
İçinde hissettiği haset duyguları zayıflayan yaprakların dallardan aşağı inişi gibi benliğinin dallarından aşağı iniyordu. Hayatın geçiciliği, hiçbir şeyin kalıcı olmadığı gerçekliği haşin ama şefkatli bir rüzgar gibi esmiş ve haset duygusunu dalından koparmıştı. Dr. Mavi’nin olmasını arzuladığı şey de buydu. Dr. Mavi’ye göre hasetin iki ilacı vardı: Birincisi aydı. Ay ile insan bir nesne, bir durum, bir olayla bir bağlantı noktası yakalaması için veya onlarla bir yaşantıya girmesi için illa da ona yalnızca kendisinin sahip olması gerekmediğini anlayabilirdi. İkinci yaklaşımı ise benliğin dalına asılı kalan haset yaprağını, fanilikle zayıflatarak benlikle hasetin ilişkisinin kopabileceğiydi. Fanilik, her varlığın geçiciliğinin fark edilişi böylesi bir işlev görür. Benlik artık haseti besleyemez olur. Çünkü haset kurumakta olan bir yaprak halini alır.
Haseti besleyen şey insanın sahip olmak istediği şeye sonsuza dek sahip olacakmış gibi ona bağlanmasıdır. O nesneyi bu dünyada elde edemediğinde de onu sonsuza dek yitirdiği düşüncesine kapılır. Sonsuza dek yitirme düşüncesi kişiyi telaşlandırır ve bu telaş haset duygusunu besler, körükler. İnsan herhangi bir şeyi bu yaşamda ne sonsuz kazanır ne de sonsuz yitirir. Çünkü bu yaşam geçicidir. Sonsuz olan, bu geçici yaşamın üzerine kurulacak olan ahiret yaşamıdır. Ahiret hayatı hasetin önemli ilaçlarından biridir, insan istediklerine sonsuza dek ancak orada sahip olabilir.
Figen önce bir süre uyuyamadı. Bora telefon etti. Polislerin tutanak tuttuklarını, işinin bittiğini haber verince içi biraz rahatladı. Uyudu. Funda kanlar içinde yerde yatıyordu. Figen, Funda’nın nabzını yokluyordu. Funda’nın nabzını alamamıştı. Figen pişmanlık içindeydi. Arkadaşının ölümüne kahrolmuştu. Yaşamasını ne kadar isterdi. Onu düğününde görememesine çok üzülecekti. Hayatta olsaydı onun da evlenmesi için dua bile ederdi. İçinde derin bir sızı duydu. Kendinden utanmıştı. Onun evliliğine gıpta hissetmesini istemiş, bunun için kendi düğününü ballandıra ballandıra anlatmıştı. Bu neye yaramıştı. Diyelim ki Funda ona çok gıpta etmiş, ona çok imrenmiş, haset etmişti. Şimdi ona imrenen kişi yerde cansız yatıyordu. İmrenme duyguları da ölmüştü kendiyle birlikte. Çok pişmandı. Kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyor, ambulans çağırın diye bağırıyor, Funda’ya yardım etmek istiyordu. Soluk soluğa kalmıştı. Yüzünden terler boşanıyordu. Bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Haset ettirmenin anlamsızlığını ilk kez bu kadar derin hissetmişti. Bu dünya üzerinde haset etmeye, haset uyandırmaya değer bir şey olmadığını hissediyordu. Her şey geçiciydi. Ölen kendisi de olabilir ve o zaman evlenemeyebilirdi. Her şey bitecekse o şeye haset edilemez, o şeye haset ettirilemezdi. Hiçbir şey kalbin ilgisine değmiyordu. Gökyüzüne baktı. Gökte ay vardı. Boğulur gibi hissediyordu kendini. Funda o gece iki kere gökte ay demişti konuşma arasında. Belki de arkadaşı öleceğini hissetmiş ve kendisine bir işaret bırakmıştı. Ona aya bak diyordu sanki. Aya bak ve içindeki haset ettirme duygunu sök at. Funda ile o an aya birlikte bakmayı ne kadar isterdi. Keşke Funda sağ olsaydı.
Figen uyandı. Nefes nefese kalmıştı. Bütün bedeni sırılsıklamdı. Çok korkmuştu. Yatağında doğruldu. Pencereye doğruldu. Tülü sıyırdı. Aya bakmak istiyordu. Funda’nın ölmemiş olmasına şükretti. Onun o an ne yaptığını merak etti. Elini telefona götürdü. Vazgeçti. Uyuyorsa uyandırmak istemiyordu. Onun da ayı seyrediyor olmasını diledi, ikisinin aynı anda sahip olacağı bir şeydi ay. İkisi aynı anda benim ayım diyebilirlerdi. Birinin bekar, birinin evli olmasının önemi yoktu. Bu cümle üzerinde durdu. Yaşlı, genç, erkek, kadın, her ırktan insan, her kültürden insan, zengin, fakir aynı anda aya bakabilir ve ondan istifade edebilirlerdi. Ay herkesindi. Ay Figen’e tebessüm ediyordu. Kendi kendine Funda şu an aya bakıyor olsaydı ikimize de tebessüm ediyor olacaktı dedi. Kendine şaşırdı. Funda’ya dua ettiğini farketti. Allahım ona da hayırlı bir evlilik ver diyordu. İçinde bir sızı duydu. Funda’nın evlenmemiş olmasına ilk kez gerçekten üzülmüştü.
Gökte ay vardı. Ay hiçkimsenin değildi. Ay herkesindi.
