39 Yazı İsmail Çolak
Tarihçi, Araştırmacı

Yazar Profili »

Osmanlı'yı Kimler İlerletmedi?

Ocak 2019, 505 737 Görüntülenme Eklenme Tarih: 02 Ocak 2019 00:41 İsmail Çolak

 

Osmanlı'nın üç kıtaya hükmettiği, dünyanın ve medeniyetinin zirvesine çıktığı muhteşem asırlarını gösteren bir harita

***

Önceki sayıda, Osmanlı’nın Batı karşısında ilerlemesini sürdürememesinin dış sebeplerini tahlil etmeye çalışmıştık. Bu sayıda, iç sebepleri inceleyecek ve Osmanlı’yı, kadim medeniyet çizgisinden ve tekâmül rotasından saptırarak kimlerin ilerletmediğini aydınlatmaya gayret edeceğiz.

 

İÇ SEBEPLER

BİR: Osmanlı-İslam Âlemi dâhilindeki—kimi Batı kaynaklı ve destekli—(Batınilik, Şiilik gibi) iç ayrılıklar, yıkıcı akım ve hareketler, siyasi mücadeleler ve bunun neden olduğu darbeler, Yeniçeri ve Celali Ayaklanmaları gibi dâhili karışıklıklar da medeniyetimizin tekamül çizgisini devam ettirememesine; güç ve birikimin gereksiz sahalarda yok edilmesine zemin hazırladı. Medeniyetimizin direnç ve dayanak noktalarını sarstı ve ilerlemesine mani oldu.

İKİ: Osmanlı, hâlâ cihanın süper devleti olduğu zannının tesiriyle Batı’da büyük hadiselere yol açan Coğrafî Keşifler, Reform ve Rönesans Hareketleri, Sanayi İnkılâbı gibi önemli hadiseleri yeterince ciddiye alıp yakından takip etme gereğini duymadı (bunda, medreselerin pozitif bilim ve düşünceyi bir kenara itmesinin rolü de etkindi) veya kendi gelişimini akamete uğratma ihtimaline karşı köklü önlemler alma ve yüz yüze geldiği problemleri alternatif çıkış yollarıyla aşma çabasına fazlaca girmedi ya da iç meselelerden ötürü istediği neticeyi elde edebilecek bir irade, azim ve istikrar gösteremedi.

Hollandalı David Coster’in 1709’da çizdiği ‘Padişaha Saygı’ gravüründe de resmettiği gibi Osmanlı, Batı’ya karşı mağrur ve muzaffer ruh halinden sıyrılamadı

ÜÇ: Osmanlı’nın, Batı’nın kendisinden ileri gittiğini, üstünlük psikolojisinin etkisiyle uzun bir müddet anlamak istememesi de nispeten rol oynadı. Bunu fark edip yavaş yavaş kabullenmeye meyletmesi, askeri teknolojisini ve stratejisini durmadan yenileyip gücünü takviye eden Avrupa’ya cephelerde devamlı yenilmesi ve baş edememesiyle oldu.

Norman İtzkowitz’in tespitleri bu noktada oldukça ilginç:

“Osmanlıların büyük ekseriyeti Avrupa hakkında ilk elden bilgiye sahip değildi. Avrupa hakkında illa bir şey düşüneceklerse bu, Avrupa’nın kendi İslamî dünyalarından aşağı olduğuna dair muğlak bir düşünce olurdu. Osmanlılar galip oldukları ve Batı ile aralarındaki uçurum en kötü haliyle dar kaldığı sürece, böyle bir vaziyet tehlikeli değildi yahut kötülenecek bir şey bile değildi. Osmanlı silahları artık galibiyet temin edemez olduğunda ve Avrupa, İslam Dünyasının önüne geçmeye başladığı zaman böyle bir bakış noktası tehlikeli ve aleyhte ürünler verici hale geldi.”

Osmanlı’nın Batı’yı tanımak için gönderdiği ilk geçici elçi Yirmisekiz Mehmed Çelebi, Tuileries Saray Bahçesi önünde Fransa Kralı XV. Louis’in yanından ayrılırken, 1721

DÖRT: Osmanlı, Batı’yı tanımaya ve yakınlaşmaya başladığı Tanzimat ile birlikte, onu ilmi ve teknolojik anlamda mercek altına alması; terakki sebeplerini tespit etmesi ve neticede medeniyet çizgisini yeni ve orijinal bir hamleyle tazeleyip güçlendirmesi gerekirken; tersine içindeki yerli Batıcılar eliyle Avrupa kültürü ve yaşantısının tesirinde kalarak, medeniyet çizgisinden koptu ve komplekse düşerek kendini şiddetli bir batılılaşma cereyanına kaptırdı. Büyük savrulmalar, kırılmalar ve çözülmeler içerisine düştü; Batı karşısında birçok alanda teslim bayrağı çekti.

Tanzimat Hareketi ve Batıcılığın mimarlarından Londra’da elçiyken mason olan Mustafa Reşid Paşa

BEŞ: Tanzimat ve Meşrutiyet dönemi Batıcılarına göre medeniyetin yeni kıblesi Batı idi ve sözüm ona (Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin tabiriyle) “marifet ve insanlığın Firdevs Cenneti” mevkiindeydi. Sürekli su almakta olan gemiyi batmaktan kurtaracak yegâne çarenin, Batı rotasına çevirmekten geçtiği kanaati bu devirlerde iyice benimsendi. Dolayısıyla kendi medeniyet dairesi ve özgünlüğü içerisinde kalarak terakki etmektense, güya ‘uygarlığın’ son noktası olarak kabul ettiği Batı’ya uymayı/uydulaşmayı ve nitekim batılılaşmayı tercih etti.

Bu safhada Batı, bir yabancı uzmanın deyişiyle, “seli önleyen bentlerin yıkılmış olduğunu görünce kendi pis tabakasını Osmanlı’ya boşalttı; medeniyet yerine kötülük gönderdi.” Son tahlilde batılılaşmak, Osmanlı’nın Batı ile arasındaki mesafeyi kapatmadı, aksine daha da açtı, gelişmesinin bir engeli oldu.

ALTI: Tanzimatçılarla ortaya çıkan Jön Türklerle iyice kemikleşen kişilik ve kimlik erozyonu; kendi medeniyetimize ve onun omurgasını dokuyan İslamî kıymet hükümlerine yabancılaşmanın, hatta yer yer düşman kesilme paranoyasının, aydın ve bürokrat tabakasında palazlanmasına sebep oldu. Böylelikle, eşya ve hadiselere bakışta ve insan-hayat-kâinat ilişkisini ifadelendirmede, dinî-ananevî kıstasların yerine, sözde aklı ve bilimi rehber edinip kimi zaman putlaştıran pozitivizm, materyalizm ve sekülerizm gibi ithal cereyanların hükümran olmasına kapı aralandı.

Ernest Renan, Voltaire, Rousseau, Locke, Montesquieu gibi Batılı düşünürlerin, İslam’ın ilimle barışık olmadığı ve ilerlemeye mani olduğu minvalindeki fikirleri, Batıcı aydın ve bürokratlar arasında kendisine taban buldu. Sonuçta Osmanlı, Batı yanlısı/havarisi yöneticiler vasıtasıyla kendiyle ve medeniyetiyle açık bir çelişki/çatışma içine girdi; yoğun bir kimlik buhranı yaşamaya başladı ve varlığını Batı Medeniyeti dâhilinde yeniden tanımlama açmazına saptı.

Kadim medeniyet çizgimizden sapmadan büyük bir imar hamlesi gerçekleştiren Sultan II. Abdülhamid Han

YEDİ: Modernleşmede kadim dinî-ananevî çizgiyi takip eden Sultan II. Abdülhamid, gerek Jön Türklerin, gerekse İttihatçıların Osmanlı’nın zihnî, ruhî ve toplumsal bünyesini tehdit eden yıkıcı fikirlerine karşı başarıyla mücadele etti. ‘Gelenekçi modernleşme’ olarak tabir edebileceğimiz görüşlerini eğitim, bilim, kültür, sağlık, ulaşım, iletişim, bayındırlık ve sanayi alanlarında başarıyla tatbik etti. Ancak 1909’da tahttan indirilmesiyle, İttihat Terakki döneminde yoğunlaşan bürokrasi ve aydın tabakasının kültür değişimi geçirmesine mani olunamadı.

 

MEDENİYET YOLUMUZDA NASIL İLERLEYECEĞİZ?

Sonuç olarak yeniden terakki etmek ve orijinal bir medeniyet meydana getirmek istiyorsak; evvela, medeniyetimizin ruh ve mana köklerini bozan/yıkan her türlü yabancı anlayışın istilasına artık son vermek; sonra da yeniden kendi medeniyetimizin damarlarına inip, kültür atlasımız üzerine özgün düşünce tarzımızı, inanç sistemimizi ve hayat felsefemizi inşa etme bilincine biran önce kavuşmak mecburiyetindeyiz. Medeniyet kurucu bir ceddin torunları olarak Batı’yı taklit etme bayağılığından kurtulmanın ve Altın Çağ’da saklı Yitik Medeniyetimizi yeniden keşfedip ihya etmenin vaktidir!

Kendi değerlerimize yaslanmak ve öz kaynaklarımızdan beslenmek kaydıyla, sadece Batı değil gelişmiş tüm ülkelerin ilim ve teknolojisinden faydalanıp kadim medeniyet yolumuzda ilerlemek ve bir büyük medeniyetin mirasçısı olarak aslî mevkimize tekrar erişmek değişmez kızıl elmamız olmalıdır.

Medeniyetimizin fikir işçilerinden büyük münevver Nurettin Topçu

Nurettin Topçu’nun tespiti, bu bapta ne kadar da isabetli:

“Kendimizi, yine kendimizde aradığımız şu anda, ruh dünyamızda bir rönesans yapmak; devletimizin Anadolu’da kurulduğu günden bu yana kazanılmış en büyük zafer olacaktır.”

Osmanlı yöneticilerine ‘Batılılaşmayın’ tavsiyesinde bulunan Avusturya Başbakanı Prens Metternich

Avusturyalı siyasetçi Metternich’in (1773-1859), devrin Osmanlı padişahı Abdülmecid’e gönderdiği dostane tavsiyeler başlıca ödevimiz olmalı:

“Devletiniz günden güne zayıflamaktadır. Onu bu hale düşüren sebeplerin başında, Avrupalılaşma çabalarınız geliyor. Tavsiyemiz şu ki; hükümetinizi dinî kanunlarınıza saygı esası üzerine kurun. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdarenizi düzene sokun, ıslah edin, ama yerine size hiç de uymayacak olan kurumları koymak için eskilerini yıkmayın. Batı kanunlarının temeli Hıristiyanlıktır. Siz Müslüman kalınız. Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka. Avrupa’nın kanunları, Doğu’nun örf ve âdetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Böyle bir ıslahat, Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler.”

Japonların, kalkınmasının mimarlarından İngiliz filozof Herbert Spencer

İngiliz filozof Herbert Spencer’in—Japonların kalkınmada faydalandıkları—şu tavsiyelerini bizim de rehber edinmemiz gerekir:

“Mümkün olduğu kadar Amerikalıları ve Avrupalıları kendinizden uzak tutun, onlara, size kanca takacak tutamaklar vermemeye çalışın ve bilhassa bütün şiddetiyle, Avrupa’nın sivil ve askerî etkilerinden olabildiğince kaçının.”

Amerikalı Profesör Rafii’nin şu muazzam sözlerini de kulağımıza küpe yapmalıyız:

“Siz tarihte defalarca başarı kazanmış bir milletsiniz. Bize veya başkalarına imrenmek neyinize? İlerlemek istiyorsanız, muvaffak olduğunuz asırlarda hangi meziyetlerinizle, hangi usul ve teşkilatlarınızla kazandınız, bunları araştırınız; bulduklarınızı modernize ediniz. Kendi millî ve denenmiş temelleriniz üzerinde yükseliniz.”

 

Kaynakça:

1. Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İstanbul, 1979.

2. Mehmet Niyazi, Medeniyet Ülkesini Arıyor, İstanbul, 1994.

3. Norman İtzkowitz, Osmanlı İmparatorluğu ve İslamî Gelenek,  İstanbul, 1989.

4. T.G.Djuvara, Emir Şekip, Türkiye’yi Parçalamak İçin 100 Plan, İstanbul, 1979.

5. Niyazi Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu, İstanbul, 1975.

6. Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İstanbul, 1987.

7. Mümtaz Turhan, Garplılaşmanın Neresindeyiz?, İstanbul, 1972.

8. İsmail Çolak, Son İmparator: Abdülhamid Han’ın Gizemli Dünyası, 9. Baskı, 2017.

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Hollanda'da Osmanlı İzleri / "Papacı Olmaktansa Türk Olmak Daha Evlâdır!"

Osmanlı, yüzyıllarca sadece askeri-siyasi sahada üstünlüğünü kabul ettirmekle kalmadı; kültür-medeniyet sahasında da varlığını benimsetti. Yaşam tarzı, kıyafeti, örf ve âdetiyle Avrupalıları hayran bıraktı. Hayatlarına ve gönüllerine girdi. Zamanla bütün kıta Avrupa’sında Osmanlı’nın hayat tarzı ve kültürü geniş bir yelpazede varlığını hissettirdi. Bu yazıda konuyu, yalnızca Hollanda özelinde incelemekle yetineceğim.

Devamı »

Çanakkale'nin Kahraman Hemşiresi Safiye Hüseyin

Dr. Besim Ömer’in (Akalın) kurduğu Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin (Kızılay), İstanbullu kadınlar için 1911 yılında açtığı hemşirelik ve ebelik kursundan mezun olan ilk hasta bakıcılardan biri de Safiye Hüseyin (1881-1964) idi.

Devamı »

Osmanlı'da İlginç Vakıflar II

Geçen sayıda başladığımız, Osmanlı’da insanı hayrette bırakan yardım vakıflarına örnekler vermeye devam ediyoruz. Bu ay ise daha çok hamallara, yaşlılara, hastalara, esirlere, mahkûmlara, kazazedelere ve mağdurlara hizmet amacıyla tesis edilen vakıflara yer vereceğiz.

Devamı »

Osmanlı'da İlginç Vakıflar

OSMANLI ÜLKESİ, akla hayale gelmedik envai çeşit vakıfla bezenmiş bir Vakıf Cenneti gibiydi. Yedi iklim, üç kıtaya adeta çil çil serptiği, nakış nakış işlediği on binlerce hayrat müessesesiyle diğerkâmlığın zirvesini yakalayan Osmanlı insanı, cümle mahlûkata hizmet etmeyi kendisine ulvî bir gaye edinmişti. Prof. Ziya Kazıcı’nın kanaatine göre bu durum; “Müslümanların fazilet, cömertlik, diğerkâmlık ve vatanperverlik gibi millî ve manevî ruh ile heyecanın kuvvetli tezahüründen başka bir şey değil

Devamı »