TR EN

Dil Seçin

Ara

Sosyal Beyin Ve Karar Verme

Sosyal Beyin Ve Karar Verme

Sosyal beyin çalışmaları, insanları toplumları sorgulama noktasına getirdi. İnsan beyninin sosyallikten sorumlu alanları var, bunların da geliştirilmesi ve eğitilmesi gerekiyor. İnsan eğitilmezse, uğrunda yaşayacağı bir amacı olmayan hayat seçmiş olur. İnsanın hayatında değer olan amaçları seçebilmesi için de muhakkak sosyal beynin ve sosyal hedeflerinin olması gerekiyor.

Bu yazımızda sosyal beynin özelliklerini ve bazı sosyal problemlerin geri planını öğreneceksiniz.

 

Otomatik Sterotiplerle İnsanları Kategorize Etme

Önce otomatik sterotipler oluşturulur. Sterotip sözlük anlamı olarak matbaacılıkta aynı türde sayfaları çoğaltmak için kullanılan metal bir plakadır. Walter Lippman yanlı algıyı tanımlamak için bu terimi kullanmıştır. İnsanları kategorize etmek için önce önyargı oluşturmak gerekmektedir.

Bu taraflılık bir kişi hakkında kafamızda yer tutan resimlerle gerçekte onun bize sunduğu resimler arası farklılıklar ortaya konarak ispatlanmıştır. Peşin fikirlerden kaynaklanan bu yanlılık, kalıp yargı üretme sürecinin bir sonucudur.

Bu şekilde, grubun her bir üyesi diğer üyelerin kopyası olarak “damgalanır”. Yani bir sterotip oluşturulur. Bir grup üyesi ile karşılaştığımızda, onu gerçekçi bir şekilde görmeyiz. Onun yerine, zihnimizdeki grup resminden akseden bir görüntü görürüz.

Örnek vermek gerekirse bu kritere göre, siyah Amerikalılar tembel, müziğe yetenekli, atletik, zekâsı düşük, kirli, pis kokan; Hintli Amerikalılar bâtıl inançlı; beyaz Amerikalılar ise hırslı, materyalist ve zeki idi; Yahudiler cimri, ayrılıkçı; Türkler kavgacı, şiddet yanlısı; Fransızlar zevke düşkün, cinsel yönden kuralsız; İspanyollar tembel; Almanlar ırkçı vs. gibi bir “damgalama” oluşmuştur.

İnsanları niçin kategorize ederiz?

Bu sorunun cevabında çeşitli görüşler vardır.

1.  Zihinsel yaklaşım: Mantıksal yaklaşım, sterotip insanlar ve gruplar hakkındaki toplumsal bilginin zihinsel bir temsili olarak görülür. Bir sterotip “bir grup hakkında algılayan kişinin bilgisini, inanışlarını ve beklentilerini içeren düşünce kalıpları yapısıdır.” (Hamilton ve Trolier, 1986, p. 133).

2.  Psikodinamik yaklaşım: Psikodinamik yaklaşımda, sterotip ego savunmasına hizmet eden bir mekanizma olarak görülür. Sterotipler başkalarından gelebilecek tehditlerden egoyu “koruma” işlevi görür ve benlik algısını güçlendirir. Sterotipler aynı zamanda başkalarını devalüe etme, değersizleştirme ve kişinin benliğini ve ait olduğu grubu yükseltme amacına hizmet eder. 

3.  Sosyokültürel yaklaşım: Sosyokültürel yaklaşımda, sterotipler yaşadığımız sosyokültürel bağlamdan kaynaklanır. Sterotipler kendi grup normlarımızı tanımlamamıza yardım eder. Sosyokültürel çevremiz, bizim için önemli olan kişilerin ne düşündüğünü bize öğretir.

4.  Biyolojik yaklaşım: İnsanda bir gruba bağlanma konusunda genetik bir eğilim vardır. Sosyal bir varlık olan insanın birlikte yaşama, sosyal duygulara sahip olma, empati yapma özellikleri beyinseldir.

5.  Siyasi yaklaşım: Yukarıda yazılan gerekçelerle oluşan psikolojik ihtiyacı kendi siyasi amacı doğrultusunda kullanmak ve rakiplerini yok etmek için siyasi güç sahiplerinin toplumdaki farklılıkları belirginleştirmeye çalışmasıdır. Bu yaklaşımı tanımlayan ve siyaset bilim etiğini etkileyen kişi Makyavelli olmuştur.

Her durumda da insanları kategorize etmemize neden olan önyargıların toplumsal mirasımızın bir parçası olduğunu, öğrenme ile gelişebileceğini, ancak canlı organizma gibi değişebileceğini öngörebiliriz.

 

Sosyal Öğrenme Güçlüğü

Sözsüz (nonverbal) öğrenme güçlüğü sağ beyin öğrenme güçlüğüdür. Kişi çok zeki ve başarılıdır fakat insanî ilişkiler konusunda başarısızdır. Evlilik, yöneticilik, liderlik yapamaz. Sosyalliği ve duygusallığı iyi okuyamaz. Asperger sendromunun hafif biçimidir.

Sessiz iletişimin dört ayağı: zaman, mekân, mesafe, renklerdir. İnsan karar verirken ‘Eşik altı algılama’ ile nerede, ne zaman, nasıl konumdayım, sorularına cevap verir. Çevrenin renklerini bilinç dışı algılar ve kararlarında sessiz belirleyici olarak kullanır. İlişki kurarken kişinin çok yakın durması, giydiği kıyafetler, çok arzulu olup olmadığı, işi savsaklayıp geciktirirse düşmanca, hemen yaparsa dostça değerlendirmesi önem taşır.

Gri, yeşil, mavi gibi meditatif veya kırmızı, sarı, turuncu gibi dinamik renkleri farkında olmadan seçer. Karşı tarafın bir işe istekli veya isteksiz olup olmadığını anlayamaz. Aşırı ısrar eder. Gereksiz tekrarlar yapar. Karşı tarafın sıkıldığını, bunaldığını anlayamaz. İlişkiler esnasında zaman mekân, mesafeli duruş, pozisyona göre algılama geliştirilmesi gereken becerilerdir.

 

Sosyal Uygunsuzluk

Toplumda böyle bir durum söz konusu ise, sosyal beyin gelişmemiş ise sosyal asperger denebilir. Birey bazında olduğu gibi toplum bazında da bu durum geçerlidir. İnsanın varlığı duygu, düşünce ve davranışlardan oluşan bir bütündür. İnsanı insan yapan sadece düşünce değildir. Duygu ve düşüncelerin kendi içerisinde bir bütün oluşturması gerekir. Bu duygu, düşünce ve davranışlardan bazıları bütünden farklı olarak kendi başına çalışırlarsa şizofrenik dağılma olur.

Bu durumu şu örnekle açıklayabiliriz: Bir orkestrada her enstrümanın belli bir notası vardır ve hepsi o notaya göre müziği icra ederler. Bir enstrüman kendi başına çalarsa, bütün ahenk bozulur. İnsan psikolojisi de böyledir. Beyindeki bütün hücrelerin hepsi orkestra gibi çalışır. Bir grup hücre kendi başına çalışmaya başlarsa şizofreni ortaya çıkar. Aynı durum toplum için de geçerlidir. Toplumun ortak temel değerleri vardır. Bunlardan biri kültürel değerlerdir. Toplumlar ekonomik varlıklarını sürdürebilmek ve kendi üretimlerini koruyabilmek için yabancı mallara karşı gümrük adı altında sınırlama koyarlar. İthalat ve ihracat ona göre yapılır. Kültürel değerlerimizin korunması için de kültürel gümrük sınırları olması gerekir. Bir toplum kültürel gümrük sınırlarını oluşturamazsa, kendi kültürel değerlerini kaybeder.

Francis Fukuyama, sermayenin, maddi ve psikososyal sermaye şeklinde iki türlü olduğunu söyler. Toplumun psikososyal sermayesi, kültürel değerleri, dili ve dini değerleridir. Bu sermaye batıda zayıfken, doğuda zengindir. Batı, para sermayesi zengini iken, doğu yardımlaşma, empati, merhametli olma gibi sosyal sermaye zenginliklerinin sahibidir. 21. yüzyıldaki medeniyetler savaşı tezi bu farktan ortaya çıkar. Fukuyama doğunun bu zengin kültürünün Amerikan kültürünü tehdit ettiğini savunmaktadır. Bu durumu şişman köpek örneği ile açıklar. Her şeyi bol bol yiyip bir ağacın altında uyuyan şişman köpek, diğer kedi ve köpeklerin aç veya tok olmasını umursamaz. Kendi rahattır ve başkaları hakkında kaygı hissetmez. Amerikan toplumunu da şişman köpeğe benzeterek yiyip içtiğini, dünyanın başka sorunlarından kaygı hissetmediğini belirterek bunun kültürel sermaye eksikliğinden kaynaklandığını söyler.

Sosyal beyin çalışmaları, insanları toplumları sorgulama noktasına getirdi. İnsan beyninin sosyallikten sorumlu alanları var, bunların geliştirilmesi ve eğitilmesi gerekiyor. Eğitilmezse insan, uğrunda amacı olmayan bir hayat seçmiş olur. İnsanın hayattaki değer olan amaçları seçebilmesi için muhakkak sosyal beynin ve sosyal hedeflerinin olması gerekiyor.

 

***

Sosyal Beyin

1990’lardan sonra nörolog Antonio R. Damasio tarafından Descartes’in Yanılgısı isimli bir kitap yayınlandı. Bu kitap sosyal beyin çalışmalarında dönemeç oldu. Sosyal beyin çalışmaları başlamadan önce, insan beyni sadece vücudu yöneten ve davranışları üreten bir merkez olarak biliniyordu. Beyin görüntüleme ve tarama teknikleri geliştikten sonra beynin sosyal ve duygusal boyutu hakkında bilgiler edinilmeye başlandı. Fonksiyonel MR gibi taramalarda beyinde, duygu düşünce ve fikir kalıplarının kaydedildiği sinir hücreleri ağı ortaya çıktı.

MR görüntülemesi sırasında kişi sosyallikle ilgili konuları düşündüğünde beynin bazı bölümleri çalışmaya başlar ve görüntülerde yanıp sönme şeklinde görünür. Beyin görüntülerindeki bu yanıp sönmeler, beynin bu konuyla ilgili sinirsel devrelerden oluşan bir şebekesi (network) olduğunu ortaya çıkarır. Yapılan bu sosyal beyin çalışmalarında kişi, mesela sosyal duygulardan olan empatiyi düşündüğü zaman, beyinde bununla ilgili olan alan çalışmaya başlar. Aynı şekilde, merhamet duygusu, kıskançlık, öfke, nefret gibi duygularda da beynin farklı alanlarında yanıp sönmeler görüntüleme sırasında ortaya çıkmıştır. Bunları sağlayan sinirsel hücre devreleri vardır.

Bunu şu örnekle açıklayabiliriz: İstanbul Emniyet Müdürlüğü dendiği zaman Vatan Caddesi akla gelir ama orası tek başına bir şey yapamaz. Diğer bütün karakollar, devriye polislerle birlikte orası anlamlıdır. İnsan beyninde de tek bir merkez yoktur. Beyin bir network (iletişim ağı) şeklinde çalışır fakat bir yeri daha öncelikli çalışır. İnsan beyninde kıskançlıkla ilgili bir konu olduğu zaman, kıskançlıkla ilgili öncelikli bir alan vardır fakat bununla birlikte kıskançlığın düşünce boyutu, dil ve anlam boyutları da aynı anda birden çalışmaya başlar.

Duygu, düşünce ve fikir kalıpları beyindeki sinir hücreleri ağına kaydedilir. Bütün bunların bulunması sosyal beyin çalışmalarının ve beynin bu bölgelerinin eğitiminin önemini ortaya çıkardı. Fizik, matematik, tarih, coğrafya nasıl öğretiliyorsa, aynı şekilde sosyal beynin de eğitilmesi, beceriler kazandırılması, var olan yeteneklerin de geliştirilmesi gerektiği anlaşıldı. Bunlar da sosyal zeka kavramını ortaya çıkardı.

 

***

Asperger Sendromu

Asperger sendromu, sosyal beyin gelişimini tamamlayamamış insanlarda ortaya çıkar. Bu hastaların mantıksal zekâları çok yüksek ama sosyal zekâ ve sosyal öğrenme durumları düşüktür. Bu hastalar 5-6 dil konuşur, matematik teorilerini anlatır, 4 sene sonra Şubat’ın 28’inin hangi güne geldiğini söyleyebilir. Olağanüstü yetenek ve bilgilere sahiptirler fakat arkadaşlık kuramazlar, insan ilişkilerini yürütemezler, evlilik yapamazlar, biriyle oturup oyun oynayamazlar.

İletişimin sözel ve sözel olmayan iki ayağı vardır. Sözel olan %20, %30 civarındadır ve öğrenmenin kelime, dil aktarımı, dil ifadesi kısmını kapsar. Bu kısımda kişi anlamlı kelimeler üretir, önce kendi bu kelimeleri anlar sonra karşı taraf anlar; karşı taraf da cevap verir, daha sonra onu da anlar. Bütün bunlar heceleme, kelime üretme ve anlam katma beynin fonksiyonudur ve iletişimin bilgi aktarım ayağını oluşturur.

Bir de iletişimin sözel olmayan kısmı vardır. Kişinin oturuşu, gülüşü, bakışı, ses tonu, vurguları, beden dilini kapsar ve iletişimin %70-80’ine denk gelir.

İşte Asperger sendromlu kişiler, karşısındaki insanın sözel olmayan dillerini okuyamazlar. Bu hastalar, muhatap oldukları insanların sözlerinin tasdikini, sıcak davranıp davranmadıklarını, düşmanlık duygularının olup olmadığını, niyetlerinin doğruluğunu, sevip sevmediklerini anlayamazlar. Sadece bilgiyi alıp, teyp gibi kaydederler; diğer insanı sevmek, sosyal olmak, konuşmak, muhabbet etmek, arkadaşlık yapmak gibi sosyallikleri öğrenemezler. Amaçlı davranım yapamazlar. Mesela birkaç dil bildiği halde o dilleri belli bir amaca yönelik kullanamazlar. Belli alanlarda sebatlılık gösteremezler. Sosyal temas kurma, sosyal öğrenme, sosyalleşme konusunda geri kalırlar.

Asperger hastaları, toplumdan kopukluk ve içine kapanıklık olarak kabul edilen asosyallik grubuna girmezler. Bunlar sosyal bozukluk denilen disosyal grubuna girerler. Gülünecek yerde ağlarlar, ağlanacak yerde gülerler. Sosyal zekâ yetersizliği sebebiyle sosyal pozisyonları okuyamadıkları için münasebetsiz kişiler diye bilinirler. Sosyal beyinleri gelişmemiş disosyal kişiler, başkalarının beklentilerini, duygularını, heyecanlarını, bununla ilgili ipuçlarını okuyup anlayamazlar. Asperger sendromu bunun en ileri şeklidir ve otistik spektrum olarak kabul edilir ve şizofreniye yakın bir durumdur.