ARAMA SAYFASI

Aşı Olalım mı, Olmayalım mı?

Hayat vücudun nurudur, şuur hayatın ziyasıdır. Hayat her şeyin başı ve esasıdır. Hayat ile bir şey bütün eşyaya sahip olabilir. Hayat cisimleri gösteren ziya (ışık) gibidir. Hayatlı bir bal arısının, hayatsız bir dağa nispeti iddiamızı ispat eder.

Bu sebeple, faaliyetler içinde en değerlisi hayata ve hayatı verene hizmettir. Hayata hizmet, kıymetini anlamak ve onu muhafaza etmekle, hayatı verene hizmet ise dua ve ubudiyetle mümkündür. İki hizmetin temelinde ise samimiyet ve faaliyet esastır.

Tek düze monoton giden bir hayat varlıktan çok yokluğa, hiçliğe yakındır. Çünkü varlığın esası devinimdir.

Açlık ve iştah nasıl ki nimetlere uzanmanın başlangıcıdır, hastalık ve musibetler de sıhhat ve rahata ulaşmanın vesilesidir.

Bugünlerde sıklıkla doktor olarak; “Aşı yaptıralım mı, yaptırmayalım mı; ben hastalandım acaba domuz gribine karşı bağışıklandım mı?” diye değişik sorulara muhatap oluyoruz.

Herhalde bu sorunun altındaki temel kaygı: “Acaba domuz gribine yakalanır mıyım, hastalanır mıyım? Daha da temelindeki kaygı bu hastalık neticesi ölüme maruz kalır mıyım?” endişesini taşıyoruz.

Halbuki hastalık ya da hastalığın neticesi başımıza gelebilecek ölüm, gerçekten zannettiğimiz kadar endişe edilecek bir durum mu?

Başlangıcı olan hayatımızın ya da vücudumuzun elbette bir nihayeti olacak. Bu ya hastalık ya da başka bir musibetin eliyle olacak. Yani her bir canlı gibi bizler de muhakkak ölümü tadacağız.

Ayrıca nefis sahibi olan bu bedenlerimiz muhakkak günah işledi ve işlemeye devam edebilir. Kalp ve dimağımız ise bu günahlardan ölmeden önce temizlenmek isteyecektir. Hastalıklar ise hadisin işareti ile ağacın meyvelerini dökmesi gibi günahlarımızı dökecek. O halde hastalıklardan rahatsızlık duymamamız lâzım. Onlara küsmememiz, sabır içinde şükür etmemiz lâzım. Çünkü bizi günahlardan arındırarak, ölüm karşısında duruşumuzu netleştiriyor. Ölümden değil, belki ölüme hazır olmamaktan korkan biz ehli imanı ölüme hazırlıyor.

Ancak hastalıklar istenilmemeli, arzulanmamalı. Çünkü beden için asıl olan şifa ve afiyettir. Ev sahibi konumunda olan sıhhattir; misafir olan hastalıktır. Misafir ev sahibinin yerine geçmemeli. Ev sahibi vazifesini tehir ya da ihmal etmemeli. Gereği olan tedbir ve tevekkülü elden bırakmamalı. Belki bu günlerde yapılabilecek en güzel tedbir ve neticede tevekkül ise doktor tavsiyelerine uymalı, hastalık geçirilmediyse aşılanılmalı, hastalık geçirildiyse doğal bağışıklık sağlandığı için aşıya gerek yok deyip sabır içinde tevekkül edilmeli.

Bundan birkaç yıl önce doktor odasında ötenaziyi (kişinin kendi kendini öldürme hakkı) tartışıyorduk.

Bir arkadaş, “vücut benim ister öldürürüm, ister yaşatırım, kim ne karışır!” demişti.

Başka bir doktor arkadaş ise cevaben; “Şu araba veya bu ev ya da başka bir mal benim diyebilmek için karşılığında bir bedel ödemek lâzım, alın teri döküp emek vermek gerekir. Eğer başkası sana geçici bir süre izni dairesinde kullanmak için emanet verdiyse bu benim malım diyemezsin, istediğin gibi kullanamazsın, yoksa emanete hıyanet etmiş olursun. Bizler, göz, kulak, akıl, kalp gibi duygu ve cihazlarla süslü bu vücut için ne bedel ödedik? Hangi çarşıdan alıp, hangi alın terini döktük? Bize paha biçilmez bu vücut gömleği ve hayat mucizesi emanet verilmiştir. Mülk başkasınındır. Onun için gözümüzü çıkaramayız ya da manen gözü çıkarmak demek olan haram olan yerlere bakamayız, hayatımıza son verip intihar edemeyiz” demişti.

Aslında burada vurgulanması gereken nokta, ötenaziyi bile istenir hale getirecek ağır hastalıkların veriliş hikmeti. Mesela, bir sanatkâr terzi, kısa bir modellik için ücretini peşin ödediği birisini sandalyeye oturtur, kaldırır; giydirdiği elbiseyi uzatır, kısaltır, keser, diker, sanatını icra eder. Modellik yapan, “bana zahmet veriyorsun, elbisemi bozuyor, beni çirkinleştiriyorsun” diyemez. O büyük sanatkâr da, güzel sanat ve isimlerinin tecellisi için bize giydirdiği vücut libasını istediği gibi tavırdan tavıra, halden hale sokabilir. Açlıkla rızık verici ismini gösterdiği gibi, hastalıkla da Şafi ismini tecelli ettirir. Bize düşen ise naz değil, niyazdır. Rızası dairesinde yaşayıp, şükür içinde duadır.

Bediüzzaman, iki çeşit ibadetten bahseder: müspet ibadetler ve menfi ibadetler.

Müspet ibadetler, namaz kılmak, oruç tutmak gibi malûm ibadetlerdir. Menfi ibadetler ise hastalıklar ve musibetler karşısında sabır içinde tevekkül etmektir.

Sonuçlarına göre menfi ibadetler nerdeyse müspet ibadetlere denk tutulmuştur. Çünkü sabır içinde tevekkül edildiği vakit kul aciz ve fakir olduğunu anlayıp, samimi ve ihlaslı bir şekilde dergahı ilahîye iltica etmektedir. Yani yaratılış gayesine tam uyumlu hareket etmektedir.

Hastalığın güzel bir yönü de insanı istiğnadan kurtarır. Yani diğer hastaları anlayıp yardım elini uzattırır. Aciz ve zayıf olduğumuzu hatırlatıp insanın yaratılış gayesi olan samimi dua ve niyaza vesile olur. Hasta ziyareti gibi meleklerin dahi alkışladığı güzel haslete ulaştırır. Hatta günahlarımızın dökülmesine sebep olur.

Aslında işin özü, hayatımızı, onu verenin izni dairesinde harcamak. Mutluluğu da, hüznü de, hastalığı da, şifayı da Ondan bize gelen bir hediye olarak görebilmek. Hasta da olsak, doktor da, aslında kul olduğumuzu unutmamak. Asıl hastalığın Onu (cc) unutmak olduğunu, unutmamak. Maddi ve manevi hastalıklara karşı aşı hükmünde olan sabır ve tevekkülü elden bırakmamak. Böylelikle dünyamızı da, ahiretimizi de mamur edebilmek, asıl olan işte bu.