TR EN

Dil Seçin

Ara

Satır Arkası

HERKES CAHİLDİR”

Herkes cahildir.” der Will Rogers. “Sadece branşları farklıdır.” Meselâ  maden mühendisliği bir doktor için, tıp da maden mühendisi için birer cehalet branşıdır. Dinî inançlar ise, zamanımızda pek çok kimse için ortak bir cehalet dalını teşkil ediyor. Ne var ki, pek çoğumuz bu gerçeği ihmâl etmeye yatkınızdır. Bu yüzdendir ki, bazı isimlerin başında yer alan ünvanlar bizi aldatır ve o kimsenin inkârında bir bilgi kırıntısı ve bir değer aramaya zorlar.

Oysa inkâr, adı üzerinde, tanımamaktır, bilmemektir, reddetmektir. Bunlar ise, yokluk ifade eden fillerdir. Yokluğun bilgisi olmaz. Tanımamak bilginin değil, bilgisizliğin ifadesi ve neticesidir. Dolayısıyla kişi başka sahalarda ne kadar derin bilgi sahibi olursa olsun, tanımadığı şey hakkındaki cehaletini mevcut bilgisiyle telafi etmesi mümkün değildir, tıpkı siyaset bilgisiyle, biyolojide ahkâm kesmek mümkün olmadığı gibi.

İnkâr etmek kolaydır. Kişi gözünü kapar sonra “Yoktur” der. Bu konuda bir Avustralya yerlisi ile bir kürsü başkanının, Ebû Cehil ile Darwin’in arasında fark yoktur. Bunların inkâr ettikleri şey hakkındaki bilgilerini karşılaştırmak, bir dizi sıfırı birbiriyle mukayese ederek hangisinin daha büyük olduğunu anlamaya çalışmak kadar abes olur. Hattâ inkâr üzerine bir münakaşa yürütmek dahi imkânsızdır; zira olmayan şeyin olmayan unsurlarını kullanarak bir yere varamazsınız. İnkâr ehlinin onca deliller karşısında inkârında direnmesine sebep de budur. Çünkü, yine bir Batılının, William G. Mc Adoo’nun, dediği gibi, “Cahil bir adamı münakaşada mağlup etmek mümkün değildir.”

— Ümit Şimşek

 

***

 

“İnsanların en korktuğu şey, yeni bir adım atmaktır.”

— Büyük Rus romancısı Dostoyevski’den, bir insanlık tahlili

 

***

 

ŞAHSİYET

“Şahsiyet sahibi olmak”, bugüne ait olmayan, modası geçmiş, hükmü kalmamış bir anlayışı temsil ettiği düşünülen, dile getirildiği yerde dudak bükülen bir söz durumuna düşmüştür ne yazık ki. Bunda, “şahsiyet sahibi olmanın” ihtiva ettiklerinin, yaşadığımız dünyada pratik yarar anlamında bir karşılığının olmadığına inanılıyor olmasının önemli bir payı var. Alelacele bir “kişilik” kazanmaya çalışıyoruz: Güçlü, göz kamaştırıcı, göz korkutucu. Acımasız, vahşi piyasada kendini kanıtlayacak, üstte kalacak kişilikler. Ne kadar başkalarından farklı olduğumuzu ispatlar, ilginç ve değişik görünür, işe yarar olduğumuzu ortaya koyarsak o denli kişilik sahibi olduğumuzu düşünüyoruz. İnsanın yaratılışına tümüyle zıt bir faaliyettir söz konusu olan. Böylesi bir anlayışın hakim olduğu toplumlarda da bunalımların, sıkıntıların süreklileşmesi kaçınılmazdır.

Yaşadığımız toplumsal bunalım ve sıkıntıların temelinde “şahsiyet buhranı” yatıyor. Alttaki “şahsiyet” tanımı, günümüzün “gözde kişiliği” ile karşılaştırıldığında ortaya çıkan zıtlıklar, bütün sosyal problemlerin kaynağındaki hastalığı teşhis etmek bakımından önemli ipuçları sunuyor:

“Şahsiyet, kişinin Rabbiyle, inancıyla (veya inançsızlığıyla), etrafındakilerle, tabiatla, kendisiyle ve hakikatle barışıklığı. Evvela bu gibi şeylerin varlığını fark etmek, ardından o şeylerle kurulması gereken ilginin niteliği hakkında fikir ve kanaat sahibi olmak ve nihai safhada kişinin bu gibi kanaatlere dair sebatının olması. Şahsiyetin belkemiği böyle teşekkül eder. Şahsiyet sahibi birisi, bir başkasına mümkün olan en az miktarda zarar verir, çünkü o kendi hakikatiyle barışık olduğu için olduğundan farklı görünmek zilletine tenezzül etmez. Böyle birini sevmeyebilir, dostluğundan hazzetmeyebilirsiniz ama bir şey vardır ki o, sizi ona karşı saygı duymaya mecbur eder. Tornadan çıkmış gibi tek tip değildir o; meşrebi, içtihadı, şahsî özellikleri farklı da olsa, kendi hakikatinin farkında ve onunla barışık yaşayan birisidir o, “fert”tir. Ona güvenebilirsiniz; onun dostluğu da düşmanlığı da muhatabında saygı uyandırır.”

 

***

 

ÇOCUKLARA İYİ(!) REKLAM

“İyi reklam, insanlara, o ürünü almazlarsa çok şey kaybedecekleri, bir ‘kaybeden’ olacakları duygusunu verir. Çocuklar buna karşı duyarlıdır. Onlara bir şey almalarını söylerseniz buna direnirler. Ama almazlarsa— şaka yollu—bir tavuk olacaklarını söylerseniz birden dikkat kesilirler. Duygusal incinebilirliği kaşırsınız ve bunu çocuklarla çok kolay yaparsınız, zira onlar çok incinebilir varlıklardır.”

 

— Kemâl Sayar’ın, Gerçek Hayat’ta yayınlanan “Çocuklarla Oynayan Oyuncaklar” adlı yazısına aldığı bu ifadeler, Los Angeles Times’a konuşan Amerikalı bir reklamcıya ait.

 

***

 

Küçük Olaylar

    •     Adamın evi, lüks bir sitenin en gözde dairelerinden biriydi. Pencerenin kenarındaki koltuğunda oturmuş, dışarısını seyrediyordu. “Acaba..” dedi, “kayak yapacak kadar olmuş mudur bizim orası?” Dışarıda, kar yağıyordu.

    •     Kayak mevsiminin açılıp açılmadığını merak eden adamın evinden çok çok daha mütevazi başka bir evde, küçük bir çocuk, burnunu cama dayamış hayretinden iri iri bakan gözlerle, “Acaba...” dedi, “tatlı mıdır?” Dışarıda, kar yağıyordu.

    •     Karın tatlı olup olmadığın merak eden küçük çocuğun annesi, kömürlükten doldurduğu bir soba kovasını, belinin sızlamasına dişlerini sıkarak katlanmaya çalışırken, “Acaba..” dedi, “Çocukların çizmeleri su geçirir mi?” Dışarıda, kar yağıyordu.

    •     Yaşlı bir babaanne, ağrıdan hafif hafif sızlayan dizlerini kalorifer peteğine dayamış, okula uğurladığı torununun gidişini seyrederken, “Acaba..” dedi, “bir bahar daha görmeyi nasip edecek mi Rabbül âlemin?” Dışarıda, kar yağıyordu.

    •     Sabah işe gitmek için evinden çıkan bir adam, tıklım tıklım dolu bir halk otobüsünün penceresinden dışarıya bakarken, “Acaba..” dedi, “kar taneleri, neden düşerken birbirlerine yapışıp, pamuk balyaları gibi kafamıza inmiyorlar?” Dışarıda, kar yağıyordu.

    •     Kar tanelerinin neden pamuk balyaları gibi kafamıza düşmediğini merak eden adamın içinde bulunduğu halk otobüsünün en arka koltuklarından birinde, okuluna yetişme telaşıyla huzursuz olan bir genç, “Acaba..” dedi, “Profesör N.’ye, babaannemin, ‘her bir kar tanesini bir meleğin yeryüzüne indirdiğine’ inandığını söylersem ne der?” Dışarıda, kar yağıyordu.

    •     Trafik sıkışmış, adamın arabası yolun en olmayacak yerinde kalakalmıştı. Arabanın radyosundan spikerin söyledikleri duyuluyordu, “Şehrimiz beyaz faciaya teslim oldu.” Bu haberden rahatsız olan adam derhal başka bir kanala geçti. “Acaba..” dedi, “balığın karnında mahsur kalan Peygamberin hâli ile, benim halim arasında ne fark var?” Dışarıda, kar yağıyordu.

    •     Balığın karnında mahsur kalmakla, trafikte mahsur kalmak arasındaki benzerlikleri düşünen adamın arabasının hemen önündeki başka bir arabanın direksiyonunda, herkesin ‘hazır giyim’de istikbalini çok parlak gördüğü genç bir iş hanımı oturuyordu ve çok önemli bir toplantıya geç kalmıştı. “Acaba..” dedi, “kışlık ürünlerin fiyatına yeni bir zam daha mı yapsak?” Dışarıda, kar yağıyordu.

    •     Bir başka genç hanım, okulunun kapısından içeriye alınmadığı için evine geri dönüyordu. Durakta otobüsünü beklerken, “Acaba..” dedi, “bu kış, bu soğuk, bu sıkıntılar nasıl bir baharın habercisidir?” Dışarıda, kar yağıyordu.