TR EN

Dil Seçin

Ara

Vicdan Nedir? Vicdan’ın Vuslatına Giden Yol!

Vicdan1 kavram olarak Kur’ân-ı Hakîm’de yer almamasına rağmen, çeşitli İslami ve bilimsel kaynaklarda varlığından ve işlevinden bahsedilir. “Bulmak, zenginleşmek, sevmek, üzülmek, öfkelenmek” gibi anlam çeşitliliği bulunan bu mefhumun insanın duygu dünyasına bakan boyutu olduğu gibi, hukuki, sosyal ve psikolojik vecihleri de bulunur. Bu yazı vicdanın insanın enfüsüne bakan işlevini ele alır; diğer boyutlarını burada ele almayacağız.

…

“Nokta-i iltisak”2 olan vicdanın işlevini, kalbin “mazhar-ı hissiyatı”3 olarak bizatihi “akla bir pencere”4 olmasıyla tarif edebiliriz. Vicdan özellikle kalb ve akla nispeti içerisinde kavrandığında, insanın ibadetine5 vasıta olur, hatta Rab ve İlahını tevhid edebilmesini ubudiyetleştirir.6 Zaman ve suret olarak belirlenmiş kulluk türleriyle kuvvetlenen, zenginleşen vicdan; Allah’ın birliğini bilmeye mütemadiyen çalışarak diğer bütün duygulara en metin ve sabit bir kale olur.

Evet, vicdan ilk başta insanı hayvandan ve diğer varlık türlerinden ayıran bir hususiyeti gösterse de aslında hayvanat âleminde annelerin yavrularına izhar ettiği himayelerini de vicdan-ı hayvani olarak isimlendirebiliriz. Peki, o zaman vicdan-ı insaniyi insana mahsus kılan nedir?

…

Vicdan, gayb7 denilen beş hakikatle irtibat ve iltisakı sağlayan enfüsî bir unsurdur. İşlevi bu gördüğümüz kevn ü zamandan hareketle insanın gayb dediği ve bildiği her ne var ise, onunla irtibat, iletişim, etkileşim ve geçişliliğini temin etmesidir. O böyle bir noktayken hem kalbin hissiyatlarının göründüğü, belirdiği, hatta gündüzün aydınlığı gibi aşikâr olduğu yer olarak akıl için de pencerelik vazifesini deruhte eder.

Fakat, vicdanın kalb ile akıl arasındaki işleyişine değinmeden önce, onu sekteye uğratan bir iki meseleden bahsetmek istiyorum. Fânilere bâki bir aşkla ve mana-i ismî ile bağlanması yanı sıra, maddecilik ve pozitivist nosyonları en derinine işleterek gözünü maneviyata ve maaliyata kapaması ile tek gözlülük derekesine inen vicdan, “nezzarlık (müfettişlik)” vasfını yitirir. Artık o kalb-akıl muvacehesinde onların manevi işleyişlerine katkı sağlayacak kıvamda müfettişlik yapamaz. Onların işleyişini engelleyecek engelleri def edecek mahiyeti yitirir. Sadece bunu yitirmez, aslında letafet ve incelik dolu ulvi manaların seyyahı ve geçiş noktası iken, tedricen taaffün etmeye başlar. İşte vicdan kendi ölümünün çanlarını, kendinlik murakabesini, radikal materyalizme ve saplantılı pozitivizme kaybetmekle çalmaya başlar.

Fakat, madde içinde manayı, şehadet içerisinde gaybı görmek ile memur ve muvazzaf olduğunu anlamasıyla, insanın enfüsünde diğer duygulara da münasebetini ikame etmeye başlar vicdan. Bundan dolayı vicdan insanı sadece afaktaki maddi müşahedelerinin arkasındaki gaybî mana boyutlarına vasıl etmez; sadece onların birbirine geçişliliğini sağlamaz. O aynı zamanda, iltisaklığını kalb ve akıl arasında yeni bir yol açmakla da gösterir. 

Vicdan öyle bir unsurdur ki, kalb hissiyatlarıyla görünür, buradan hareketle akla gaybiyat için pencere olur; nitekim “pencere”8 maddeden hareketle mana ve gayba baktırır. Muhabbetullahın mahalli ve kâşifi olan kalbten vicdana açılan yolda, sadece etkilenen ve tesir altına alınan vicdanın kendisi olmaz. Vicdan, hakikati itibarıyla kendi müfettişliğini, kâşifliğini ve ubudiyetini maksadına uygun ifa ve eda etmek için, akla pencereliği dışında başka bir ihtimalle arz-ı endam edemez. 

Aslında vicdan iltisak noktası oluşuyla mezcettirdiği yalnızca kalb ile akıl değildir; aynı zamanda kalbin ve aklın kulluk ve ubudiyetlerinin kemalleri ve kıvamları olan muhabbetullah ve marifetullahı da telfik ettirir. Evet burası bir meseleye işaret eder; muhabbetsiz marifet olamayacağı gibi, marifetsiz muhabbet de mümkün değildir; mümkün olsa da her ikisi de kendine göre yarımdır, eksiktir, nakıstır. 

Romantizmle rasyonalizm müstakil ve birbirine değmeyen yollarda(n) gittiklerinde ifrat ve tefrit arasında yalpalanmaları tarihçe tespit edilmişse de her türlü birleşmelerinden de istikametli bir yolun hasıl olduğu aceleyle varsayılmamalıdır. Aksine, kalb ve akıl arasındaki berzahî bir yolu doğru işleyen bir vicdanla açmak nasıl mümkünse, aynen öyle de az önce tarif ettiğim iki tipleme, olgu ve cereyan arasında da böyle bir vicdanî arabuluculuk gereklidir. Vicdan böyle bakıldığında yalnızca kişinin, bireyin ve insanın enfüsünde işleyen bir mana özü olmaktan çok daha fazlasına evrilir; o bunu ifa etmesiyle insanın her seferinde insanlar arası ilişki, iletişim ve etkileşiminde de muhabbetli bir marifet ve marifetli bir muhabbetin iltisakına vasıta ve geçiş alanı olur. 

Neticede vicdana kendi şe’ni dışında doğru işlemeleriyle kuvvet veren, istikametli bir kalbin muhabbete ve müstakim bir aklın marifete çalışmasıdır. Sevilmeye lâyık olanlar sevilmeye lâyık oldukları vecihle sevildikçe; tanınmaya/bilinmeye liyâkat kesb etmiş olanlara marifetle âşinalaştıkça vicdan unsuru da peyderpey kuvvetlenir, parlar. Hissiyat ve bilginin izdiyadı nisbetince vicdanın da kemâli tezâhür ve tebellür eder. O halde kemalata vasıl olmaya çalışan ve çabalayan insan, bilgiyle his arasında vicdanı işlettiren ve onu işlettiricisine intikal ve vâsıl ettiren bir yolu bulmalıdır. Vicdanın vuslatı, vuslata giden yolda akıl-kalb ve dahi rasyonalizm-romantizm arasını dengelemesinde mahfuzdur.

 

Kaynaklar:

1. Vicdan’ın dört unsurunun “irade, zihin, his, latife-i Rabbaniye” olarak tarif edildiği metne burada kasten yalnızca atıfta bulunmuyorum. Daha sonra “Takva” başlıklı yazıda bu metne daha geniş yer vereceğim.

2. Mesnevî-i Nûriye, Nokta Risalesi.

3. İşârâtu’l İ’câz.

4. Mesnevî-i Nûriye, Nokta Risalesi.

5. İbadet ile namaz, oruç, zekât vs. gibi şekli belirlenmiş ve zamanı tayin edilmiş kulluk nevilerini kast ediyorum.

6. Ubudiyet terimiyle tevhid hakikatinin, yani Cenâb-ı Hakk’ın birliğinin kul tarafından keşfedilerek ilan edilmesini kast ediyorum; bunun ama süresiz sürekliliğine vurgu yaparak. Ubudiyet mütemadi bir faaliyeti ifade eder.

7. Mektûbât, 19. Mektup 4. Nükteli İşâret. “[1] Geçmiş zamana dair ve [2] enbiya-yı sabıkaya dair ve [3] hakaik-ı İlâhiyeye ve [4] hakaik-i kevniyeye ve [5] hakaik-i uhreviyeye dair ihbârât-ı gaybiye” tanımı ile gaybın çeşitli boyutları ifade edilir. Fakat, bu yazı çerçevesinde bunların işlenmesi mümkün değildir.

8. Risâle-i Nur’da “pencere” teşbihinin şehadette(n) gayba baktırmasına ünvan olduğu yer için bkz.: Mektûbât, 28. Mektup.