TR EN

Dil Seçin

Ara

Para ve YTL

Paranın tarihçesi çok eskilere gider. Hatta para tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir denilebilir. İlk para uygulaması, mal-para şeklindeydi; bu sistemde herkesin umumiyetle değer verdiği maddeler para rolünü üstlendi.

Bu meyanda, deniz kabukları, büyükbaş hayvanlar, köleler, cariyeler ödeme aracı olarak kullanıldı. Mesela Amerika’da tütün asırlarca para olarak kullanıldı. Sonraları dünyadaki nüfus artışı ve büyük insan topluluklarının bir arada yaşama zorunluluğu, insan zekasını herkesin kabul edeceği müşterek bir mübadele vasıtası bulmaya yöneltti. Böyle bir değiş tokuş aracı, taşınabilir ve muhafaza edilebilir bir nesne olmalıydı. Çare, altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerde bulundu. Çünkü bu madenlere istenilen şekiller verilebiliyor ve üzerine yazılar kondurulabiliyordu; yani, para olarak kullanılmaya çok müsaittiler.

Ayrıca, altın ve gümüşün tabiatta sınırlı miktarda bulunması nedeniyle aşırı ve keyfi para basılması kendiliğinden engelleniyor ve para arz ve talebi ahenkli düzeyde tutulabiliyordu. Zamanla gümüş para terk edildi ve madenî para olarak sadece altın tedavülde kaldı. Altın paranın değeri, ihtiva ettiği altın madeninden ileri geliyordu. Bu para eritilip külçe haline getirilince bile, hemen hemen aynı değere sahipti. Bir başka deyişle, paranın değeriyle içerdiği altının piyasa fiyatı başa baş seviyedeydi.

Diğer taraftan, paranın iç ve dış piyasada değerini koruması çok kolaydı. Bu avantajlarından dolayı, bütün ülkelerde altın paralar tarih boyunca yürürlükte kaldı.

Zaman içinde uzmanlığın yaygınlaşması, yaşanan savaşlar ve ekonomik bunalımlar; nadir bulunan bir maden olan altının arzını zorlaştırdı. Diğer taraftan, ticaretin hızla gelişmesi, tüccarın altın ve gümüş gibi kıymetli madenleri yanında taşıması mecburiyetini beraberinde getirmişti. Ulaşım imkanlarının sınırlı oluşu ve yollarda güvenlik önlemlerinin eksik oluşu, yeni mahzurlar oluşturdu.

İşte böyle bir ortamda, o dönemlerin itibarlı ve akıllı insanları olan sarrafların yazdığı ödeme emri mahiyetinde olan banker senetleri (banknotlar), ticari hayatta sirküle etmeye başladı ve kullanımındaki kolaylık, pratiklik ve emniyet sayesinde hızla yaygınlaştı. Sarraflar (bankerler), banknotları kendilerine emanet edilen altın ve mücevherat karşılığı olarak çıkarıyordu.

Banknotlar, bir dönem yüzde yüz oranında altına dayalıydı. Yani banknotu ihraç eden bankanın kasasında aynı değerde altın bulunurdu. Bazen, çıkarılan banknotlar karşılığında tutulması gereken altın rezervinin daha düşük oranda (örneğin 1/3 nispetinde) tutulması kafi görülüyordu. Bir kısım ülkelerde, çıkarılacak banknotların azami miktarı piyasadaki devlet tahviliyle sınırlandı. Ancak, bu kotayı aşan banknot miktarı için yüzde 100 altın bulundurmak şarttı.

1944 yılında ABD, Avrupa ülkeleri ve Japonya arasında Bretton-Woods Antlaşması yapıldı. Amaç döviz kurlarında istikrarsızlığı önlemekti. Buna göre, ABD dolaşımdaki dolarlar karşılığında yüzde 25 oranında altın rezervi bulundurmayı üstlendi. 35 dolar bir ons altına eşit sayıldı. Diğer dövizler de belli bir parite üzerinden dolara endekslenerek dolaylı olarak altına bağlandı. Almanya ve Japonya’nın büyük ihracat tutarları yüzünden ABD’nin altın rezervleri hızla eridi. Bunun üzerine, 1972 yılında ABD’nin anlaşmayı hükümsüz hale getirmesiyle paraların altınla bağlantısı kesildi. Paraların, bu şekilde karşılıksız kalması gerçek anlamda kağıt parayı meydana getirdi. Kağıt paraya hala banknot denilmesi ise sadece eski bir alışkanlık.

Bu rejimde para, kağıttan imal edilir ve madde olarak bir değeri yoktur. Ayrıca, altın veya başka bir değeri de temsil etmez. Paraya tedavül yeteneği sağlayan ve onu mal ve hizmet ticaretinde ödeme aracı yapan unsur, toplumsal bir anlaşmadır. Devletin garantisine güvenerek, insanlar kağıt parayı mal ve hizmet karşılığı olarak kabul ederler.


 

YTL bir show mu?

Yeni Türk Lirası (YTL) operasyonu, ülkemiz ekonomi tarihinde dönüm noktalarından biridir. Devlet ve hükümet açısından çok yönlü ve zahmetli bir mali uygulamadır.

Ayrıca vatandaş ve kurumların hepsini etkileyen; parayla ifade edilen tüm finansal ürünlerle irtibatlı bir işlemler dizisidir. AB ve ABD ile ilişkilerimiz ve ülkemizin dünya siyaset ve ekonomisindeki öneminden ötürü, YTL aynı zamanda uluslararası bir gelişmedir. Diğer taraftan, başarısızlık halinde, YTL’ye geçiş ülkemiz ve yurttaşlarımıza ciddi zararlar verebilecek potansiyele de sahiptir.

Öyleyse; etki alanı böylesine geniş, çapı bu derecede büyük, bu kadar uzun süreli ve kapsamlı, çok riskli bir fenomenin, bir show veya göz boyama olduğunu iddia etmek akıl ve mantıkla bağdaşmaz.

Peki, ama YTL’nin gerekçesi nedir? Bunu anlamak için Türk Lirası’nın bir değerlendirmesini yapmamız gerekiyor.

İktisatta paraya üç fonksiyon atfedilir; bunlardan en önemlisi paranın mübadele aracı olmasıdır. Para, mal ve hizmet alımında ve ödemelerde kullanılan bir mali değerdir. Paramız yaklaşık 30 yıl süren kronik enflasyon nedeniyle bu temel görevini aksatır hale geldi. Ülkemizde belli bir değerin üzerindeki taşınır ve taşınmazlar uzun süredir dolar üzerinden işlem görüyor. İşyeri ve konut kiraları çoğunlukla döviz üzerinden talep ediliyor, ödeniyor. 2001 krizine kadar bankacılık ve bilgisayar başta olmak üzere, birçok sektörde yönetici maaşları dolar veya Euro ile ödeniyordu. Dövizle hiçbir bağlantısı bulunmayan ikinci el otomobil piyasasında belli markalar hâlâ yabancı parayla alınıp satılıyor. Yani, TL ticaret hayatında yerini büyük ölçüde dövize terk etti.

Paranın ikinci fonksiyonu kıymet ölçüsü olmasıdır. Piyasada mal ve hizmetlerin değerinin parayla, daha doğrusu milli parayla ifade edilmesi açıklık ve şeffaflık sağlar. Her madde piyasadaki arz ve talep durumuna göre hak ettiği kıymeti bulur. Türk Lirası’nın istikrarsızlığı yüzünden, ülkemizde iktisadi varlıklara döviz üzerinden değer biçmek olağan hale geldi. Zaten mübadele vasıtası olamayan bir paranın kıymet ölçüsü işlevini görebilmesi de imkansızdır. Döviz üzerinden satılan bir malın değeri otomatikman o dövize bağlanmış demektir.

Mübadele ve ödeme aracı işlevini yürüten ve malın-mülkün kıymetini belirlemede kullanılan paranın aynı zamanda tasarruf aracı olma özelliğine sahip olması doğaldır. Ancak Türk Lirası’na olan güvensizlik, milli paramızın bu rolünü yerine getirmesini çoktandır engelliyor. Nitekim, bankalardaki tasarrufların yarısını döviz tevdiatı oluşturuyor. Öte yandan, Türk Lirası mevduatın ortalama vadesi 45 gün ile 90 gün arasında değişiyor. Bu rakamlar milli paraya güven duyulmadığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

rk Lirası’nın zayıflığı yüzünden; Milli Savunma Bakanlığı’na ait ihalelerin döviz üzerinden yapıldığı, bazı mahkemelerin dolar üzerinden kefalet bedeli talep ettiği, sporcuların transfer ücreti pazarlığında Türk Lirası’nı unuttuğu bir ekonomik ortama sürüklendik. Geleneksel düğün takılarında bile paramız artık dolara tercih ediliyor. Teknik ifadesiyle, ülkemizde dolarizasyon olgusu yaşandı.

Olaya bir de, kahveci hesabıyla yaklaşalım. Milli paramız, dolardan bir milyon beş yüz bin kere, Euro’dan ise yaklaşık bir milyon dokuz yüz bin kere değersizdir. Anormallik apaçık ortada. Böyle bir duruma seyirci kalan bir devlet görevini yapmış sayılır mı?

Özetle, YTL bir zorunluluktur. Konuyla ilgili tartışma ve değerlendirmelerin bu gerçeğin ışığında yapılması gerekir.


 

YTL’nin Getirdiği Tehlikeler

Bir finansal operasyonun özellikle parayla ilgili olup da risk taşımaması eşyanın tabiatına aykırıdır. YTL’ye geçiş, ülkemizde daha önce örneği yaşanmamış bir finans hadisesi. Dolayısıyla, uygulamanın bazı istenmeyen hadiselere de yol açma olasılığı bulunmaktadır.

YTL’nin dağıtım kanalı olarak ticari bankalara merkezî bir rol verildi. Bu kuruluşlar, TL’lerin toplanıp YTL ile ikame edilmesinde en büyük sorumluluğu taşıyor. İkincil roller ise bankalarla sürekli ilişki içerisinde olan mağaza, süpermarket ve yüksek nakit cirosu yapan diğer işyerleri.

Büyük şehirlerde, YTL dağıtım fonksiyonunu icra edecek olan banka şubeleri, süpermarket ve mağazalar çok sayıda mevcut. Ayrıca, 2005 yılının başından itibaren maaşlar YTL üzerinden ödeneceğinden, çalışanların bu paraya ulaşmak için özel gayret göstermesine gerek yok.

Fakat ülkemiz nüfusunun yaklaşık yarısı kırsal alanda yaşıyor. Buralarda hem banka şubeleri yok denecek kadar az, hem de insanların bankaya gitme alışkanlığı çok zayıf. Köylerde maaşlı insan sayısı da yok denecek kadar az. Ayrıca, bakkal, manav, fırın gibi küçük esnaf işleri dışında kayda değer bir ticari kesim yok. Mahsül satışı ise yılda bir kez yaşanan bir olay. Neticede köylerde nakdi işlemlere çok seyrek rastlanır. Takas ekonomisi hala işlerliğini muhafaza eder. Bu yüzden eski liraların yenisiyle değiştirilmesini sağlayacak bir ekonomik ortamın varlığından söz edilemez. Bu yüzden insanların değiş-tokuş için kişisel çaba göstermeleri zorunlu. Bu bağlamda, işi gücü bırakıp, şehir veya kasabaya inilerek, bir banka şubesine uğramak, sıraya girip (icabında uzun süre) beklemek gerekecek.

Acaba köylerde herkesin bunu yapabileceğini düşünmek fazlaca iyimserlik olmaz mı? Köylerin bir gerçeği de, tefeciliğin çok yaygın oluşudur. Tefeciler, doğal olarak parasal konularda uyanık ve bilgilidir. Bu faktörleri alt alta yazdığımda tahminin ve endişem; tefecilerin eski liraları 1 milyondan daha ucuza bir fiyatla YTL ile takas etmeleridir. Örneğin, YTL = 1.100.000 TL veya 1.200.000 TL gibi bir takas oranı TL sahibine kaybettirdiği kadar, YTL sahibine kazandıracaktır. Gerçi, böyle bir işlem kesinlikle yasaya aykırıdır. Ancak, tefeci zaten yasadışı muameleyle kazanç sağlayan insandır. Dolayısıyla, işlemin kanunsuzluğu, tefeciler için caydırıcı bir unsur değildir.

Köylümüzün kandırılmasına mani olmak konusunda başlıca görev bankalara düşmektedir. Bankalarımız, turistik bölgelerde döviz alımı için kullandıkları mobil arabalarla kırsal yörelerde eski paraları yenileriyle değiş-tokuş işini üstlenmelidir. Gerçi bu bir maliyet sorunu yaratır. Ama bunun getireceği ilave iş hacminin ve masrafın yaratacağı maliyete katlanmak bankalara ağır gelirse, Maliye Bakanlığı bu külfeti yüklenmekten kaçınmamalıdır. Çünkü işin sahibi Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası’dır. Ayrıca, Doğu illerimizde insanların şehirle ve bankayla irtibatı son derece zayıftır. Üstelik, kış aylarında köy yollarının çoğu kapalıdır. Bütün bunlar YTL dağıtımında ciddi risk yaratan faktörlerdir.

Kırsala benzer durumun yaşanabileceği diğer mahaller ise, başta İstanbul olmak üzere, büyük şehirlerimizdeki gecekondu mahalleleridir. Bu semtlerde ikamet edenler içinde maaşlı çalışanlar çok azdır. Çoğunluk geçimini temin etmek üzere işportacılık, hizmetçilik vs. gibi kayıt dışı işler yapar. Aynca, bu tür semt sakinlerinin de banka ilişkileri çok zayıftır. Dolayısıyla, aynen köylerde olduğu gibi vatandaşlar yönünden TL-YTL değişiminin kendiliğinden meydana geleceği bir mekanizma yoktur. Bu gibi yerlerde de bankalara ait mobil ekiplerin takası gerçekleştirmesi gereklidir.

Diğer bir risk alanı döviz ticaretidir. Yasal döviz bürolarında her şeyin kanunlara uygun şekilde yürüyeceğini varsayabiliriz. Ancak, ülkemizde, yasadışı dövizcilerin sayısı, yasal çalışanlardan daha fazla. Ve söz konusu kimselerin hemen hepsi aynı zamanda tefecidir. Müşterileri de genellikle kayıt dışındakilerde. Kaçak döviz ticareti yapanların eski ve yeni liraları 1.000.000 TL.’ den daha farklı bir kur üzerinden yapmaları ciddi bir ihtimaldir. Bunları engellemek, mali polise düşer.

Öte yandan, para koleksiyoncularının elinde önemli miktarda eski 10, 20, 100 ve 1.000 liralar bulunuyor. Bunların da YTL olarak piyasaya sürülmesi tehlikesi vardır.

Şunu unutmamak gerekir ki; eski liraların mal ve hizmet alımında kullanılabileceği yani tedavülde kalacacağı süre, 2005 yılının 365 günüyle sınırlıdır. Ondan sonraki 10 yıllık süre içinde eski lira alış-veriş ve ödemelerde geçerliliğe sahip olamayacak, sadece Merkez Bankası şubelerinde YTL’ye çevrilebilecektir. Bu nedenle yeni yılın ilk aylarında hızlı bir değişim gerçekleşmezse, yılın sonuna doğru geçen her gün tefecilerin halkı aldatma imkanları artacaktır.

Bu arada esnaf ve tüccarın TL alımında hiç tereddüt etmemesi de uygulamanın selameti bakımından önemlidir. Eski liraları kabul etmeyen herkes milleti tefecilerin kucağına itmiş olur.

Özetle, YTL uygulamasında başarı, YTL = 1.000.000 TL denkleminin kişi ve kurumlarca tam olarak hayata geçirilmesine bağlıdır. Gerçi YTL resmî tanıtım kampanyasında bahsi geçmeyen söz konusu tehlikelerin hiç bir zaman yaşanmamasını ümit ederiz. Ancak, bu büyük ölçüde halkımız ve kurumlarımızın bu konuda uyanık ve bilinçli davranmasına bağlıdır.