Evde, önüne yaydığı kitaplar arasında ve daha çok zihinsel evreninde yaptığı yolculuklarda kendince bir ‘ben’ kuran bir arkadaşım, kurduğu ‘ben’ ile gerçek hayatın dinamikleri arasındaki boşluğu ve çatışmayı fark edip, bundan rahatsızlık duyduğundan, bir psikiyatristle görüşme gereğini hissetti. Bunu bana açtığında, psikiyatristin derdine derman olamayacağını söyledim. Modern sağlık algısının, dahası biyolojiye batmış modern psikiyatrinin, önüne geleni tamir edilecek bir aygıt gibi gördüğünü, ‘hasta’yı aşıp ‘insan’a varamadığını, dolayısıyla, ‘insan’ı var kılmayan bir duruşun ‘hastalığı’ yok edemeyeceğini belirttim. İvan İllich’in, ‘Sağlığın Gaspı’nda, kurumlaşmış tıp için söyledikleri çok önemlidir diye düşünüyorum. Genel anlamda modern sağlık algısına ve özelde Freud’cu psikiyatriye dair değerlendirmenizi merak ediyorum.
Konuyu sadece psikiyatri özelinde ve başa alarak değerlendirmek isterim: Psikiyatri dünyasında çok yapılan bir yorum vardır: “Freud zamanında beyinsiz bir psikiyatri vardı, şimdi ise ruhsuz bir psikiyatri var.” Freud’cu yaklaşım, “ruhsal” hastalıkların organik sebepleri hakkında fazla bilgi sahibi olunmayan bir dönemde gelişmişti ve hayli soyut teoriler eşliğinde, tabir yerinde ise, iğne ile kuyu kazmaya çalışıyordu. Buna karşın her hastayı ayrı bir birey olarak özenle ele alma lüksüne de sahipti. Ancak bu fazlasıyla bireysel, hatta sübjektif tarzın devamı mümkün değildi tabii. Üstelik ortak bir dil ve kriterler manzumesi olmadığı için, bilginin paylaşımı ve hizmetin standartlaştırılması da mümkün olmuyordu. Zamanla psikiyatri ayrı bir branş olarak rüştünü ispat edip, psikiyatri hastaları da ciddi bir kitle oluşturduğunda, hastalıkları kategorize etmek ve pratik ve ekonomik tedavi yöntemleri geliştirmek, bir zorunluluk oldu. Bu arada gerek teşhis yöntemlerinde, gerekse de psikofarmakolojide, yani hastalıkların organik sebeplerini bulma ve ilaçla tedavi etme konusunda ciddi gelişmeler olunca, sayıları milyonları aşan hastaları belli kalıplardaki ilaçlarla (ve genellikle sadece ilaçlarla) tedavi etme yaklaşımı ister istemez ön plâna çıktı.
Ben bu tarzı beğenmemekle beraber, tarihsel süreç içinde doğal, hatta kaçınılmaz bir değişim olarak görüyorum. Zira bilimler, imkân ve ihtiyaçlara göre yön alır. Modern zamanların ruhen hasta ettiği insan sayısı o kadar fazla ki, tüm bu insanların bir avuç psikiyatrist tarafından bireysel analizle ele alınması imkânsız. Hatta o sebeple, en bireysel yaklaşım olan terapiler dahi, grup terapileri biçimine çevrilmeye çalışılıyor olabildiğince. Amaç, az kişiyle çok hastaya hizmet edebilmek, yani verimlilik. Üstelik bir yanda da ilaç tedavilerinin şaşırtıcı etkilerini bizzat görüyoruz. Aylarca süren terapilerle ancak kısmen düzelebilen bir hasta, on beş günlük bir ilaç tedavisinden sonra size teşekkür edip işine dönebiliyor. Bu da günümüzün yoğun yaşam çarkında ilaç tedavisini daha cazip kılıyor muhakkak.
Ancak şurası da kesin ki, tıbbın önemli bir kuralı psikiyatride de geçerlidir; aslında “hastalık yok, hasta var”dır. Ve bir kişinin çıkmaza girmesine yol açan temel insanî problemlerini, kişisel açmaz ve saplantılarını çözmeden, yani onu ayrı bir birey olarak ele alıp “kökten” tedavi etmeden, sırf ilaç ile meseleyi halledilmiş sanmak da ciddi bir yanılgıdır. Ama günde otuz-kırk hastayla yüzleşen bir hastane hekimine “hastaları kategorize etme, ilaca sığınma, hastayı aşıp insana var” demek de biraz ütopik bir beklenti bence.
Öte yandan, şu noktada haklısınız ki, modern psikiyatri, pratik uygulamaları bir tarafa, temelleri itibariyle de biraz “ruhsuz” bir bilimdir şu an için ve insanı “düşünen hayvan” olarak gören materyalist anlayışın etkisinde kaldığı sürece de bu kolay kolay değişmeyecektir. Ama şükür ki, bunun değişeceğine dair işaretler de var. Anti-psikiyatri ekolü itekleyerek, varoluşçu psikiyatri de çekiştirerek bu açmazın açılması için çalışıyorlar.
Salt biyoloji gözlüğüyle insana bakan, insanî durumları da buradan gören modern psikiyatriyle arası iyi olmayan anti-psikiyatri ve varoluşçu psikiyatri için neler düşünüyorsunuz? İkisi arasında nasıl bir ayırım yapılabilir? Bu bağlamda R. D. Laing’in, Erol Göka’nın, Engin Gençtan’ın, Kemal Sayar’ın, Mustafa Ulusoy’un çalışmalarını ve kendi çabanızı nereye koyuyorsunuz?
Açıkçası ben, psikiyatri dünyasının bir anlamda içinde ama birçok anlamda da dışında olan bir psikiyatristim. Zira kendimi bir hekim olmaktan önce, bir mümin olarak tanımlıyorum. Ve bir mümin olarak da, insanı konu alan bir bilimi, Freud’a, materyalizme ya da hümanizme dayanarak yorumlayan ekollerin hiçbirinin içinde olamayacağım gibi, kendimi onların karşısında bir yerlerde tarif etme ihtiyacını da duymuyorum. Yazılarımdaki alıntılarımı da bu tip kaynaklar yerine tefsirlerden yapıyorum zaten, biliyorsunuz.
Yine de bir yorum yapmak gerekirse, antipsikiyatri, bence varlığı kaçınılmaz düzeyde gerekli olan ve birçok haklı itiraza dayanan, ama kendi adına pek de sağlam doğruları ve yeterli çözüm önerileri olmayan bir olgudur. Aynen sol fikirli bir muhalefet partisi gibi. Zaten adı üzerinde, bir “anti” olması, onun alternatif üretmek yerine yanlışları göstermeyi tercih ettiğini ima ediyor. Varoluşçu psikiyatri ise bazı çok önemli doğrulardan yelken almakla beraber, çok farklı limanlara da varabilen bir ekol olduğundan (kendimi hayli yakın hissetmekle beraber) o kategoride de değerlendirilmek istemem. Ben psikiyatri dünyasına ümmî bir tarzla (yani sadece Kur’an’dan ilham alarak) yaklaşırsak doğru yolu bulacağımız kanısındayım. Her ekolün bir parçasını, her filozofun bir doğrusunu, her yazarın bir cümlesini alıp yamayarak değil.
Doktorun odasına girildiğinde, insanlar mutlak bir teslimiyet gösterip, kendilerini hekime altın tepsi içinde sunuyorlar. Doktorlar sanki bedenin hakimidirler. Söyledikleri tartışılmaz bir gerçek, reçeteleri mutlak surette uyulması gereken yazılı metinler gibi algılanıyor. Oysa doktor da insanî durumun dışında olmadığına göre, böylesi bir iktidar gücü problemli değil mi, yanlışlık üretmiyor mu? Sahi, doktor bizim neyimizdir, neyimiz olabilir?
Doktorun odasına giren herkesin benzer bir duygu yaşadığını söyleyemem. Bazı hastalar da tersine, şüpheci ve zıtlaşmacı bir yaklaşım gösterebiliyorlar mesela. Ancak çoğunluk olarak geçerli bir tarif sayılabilir yine de. Buna karşın, hastanın içinde bulunduğu durumu düşünürsek, bu şaşırtıcı da değil. Ufak bir kederle veya küçük bir mikropla hayatı alt-üst olan bir insanın, bu acizlik hissi içinde bir umuda yapışmak istemesi, doğal bir tepki sayılabilir. Ama burada Bediüzzaman’ın “hekim tavsiyesi ve ilaçlar sadece sebeptir, gerçek şifa verici Cenab-ı Hakk’dır” meâlindeki ikazını hatırlamakta fayda var. Özellikle bizim gibi bağımlı yönleri belirgin olan toplumlarda, hekimi bir tür büyücü gibi görmek ve bir dokunuşu ile tüm dertlerinin geçmesini beklemek, ciddi bir yanlıştır ve hatta diyebilirim ki, ülkemizdeki sağlık problemleri içinde hatırı sayılır bir etkendir de. Zira aşırı beklentilerle başlayan bir tedavi süreci, o fanteziler gerçekleşmediğinde çabuk bir şekilde sona erebilmektedir. Aldığı ilaçlar iki-üç gün içinde şikayetlerini çözmediği için (aslında doğru tedavi başlandığı halde) gereksiz yere doktor doktor gezen hastalar çoktur maalesef ülkemizde. Bence hastanın doktoru bir yardımcı, bir yol gösterici olarak görmesi ve ondan bir mucize beklememesi çok daha sağlıklıdır.
Ofisinize gelen her biri, hikâyesini bırakıp gidiyor. Çalışma mekanınızda hikayeler çınlıyordur. Zihniniz, bir hikâye antolojisine dönüşmüştür. Bu kadar çok hikâyeyi fark etmiş, bu hikâyelere bir yerden bulaşmış biri olarak, hayatı nasıl görüyorsunuz? Hayat, çokça acı mı demek? Acı, hayatın bize ağır gelen tarafı mı, yoksa hayatın bu yüzüne anlam veremeyişimiz mi? Her şey nasıl, netice itibarıyla güzel olabiliyor?
Yaratılış itibarıyla her şeyi isteyen, ama hiçbir şeye gerçek anlamda sahip olamayan; her şeyden etkilenen, ama hiçbir şeye sözü geçmeyen ve sonsuzu isteyen, ama ölümlü olan bir insan için, acı çekmek doğal bir duygudur aslında. Ama bu acının kamçısıyla gerçeği arayan ve bulan insanlar için “ne bir korku, ne de bir hüzün olmaz”. Bence bugüne dek dinlediğim tüm hikâyelerin özü, bu dünyada bir tür cenneti arzu etmek ve dünyanın “ahiret tarlası, imtihan meydanı” olduğunu, burada rahat ve lezzet aranmaması gerektiğini kabul edememekten ibarettir. Bu noktadan, yanlışın yanlış olduğunu anlamak da bir tür doğru oluyor aslında. Yani, mutluluğu yanlış yerde ve yanlış bir tarzda arayanların mutsuzluğa düşmesi, dolaylı da olsa bir hayırdır tabii ki.
Bauman, geleneksel ile modern olanın ayırımını yaparken, dikkatin geleneksellikte ölüme, modernlikte ise hayata çevrildiğinden bahseder. Geleneksel olanda ölüm öncelik kazandığından, ‘öte dünya’nın merkeze alınmış olduğunu; modern olanda ise, ‘hayat’ öne alındığından, dünyanın, yani yaşanılanın merkezileştiğini söyler. Bu şu anlama geliyor: Modern insan, ‘hayat’a dair çok şey biliyor ya da bilmesi gerekir. Aydınlanma ile birlikte insanın ve insan aklının iktidara geçmesiyle de, dünyanın ve hayatın ne olduğuna dair daha donanımlı sonuçlara gidilmesi gerekirken, böyle olmamış. Hayatın ve dünyanın kendisinden çok, bu ikisinin gailesiyle, sahici tanımları bulunamamış şeylerin ıvır zıvırıyla meşgûl olunmuş. Hayatla değil, gailesiyle ilgili insanlar şimdi. Böylelikle hayat ve dünya, insana ‘ev’ olmaktan çok, sırtında taşıdığı bir ‘yük’ olmuştur. Yük ise yorar. Hayatı ve dünyayı sırtında bir yük gibi taşıdığı için yorulan insanların kendisinden yardım beklediği biri olarak ne diyorsunuz? Iskalanan şey nedir? Hayat ve dünya, yük değil de, nasıl yaşanılır şeyler olacaktır?
Ölüm bu hayatın en kesin gerçeği. Hatta tek kesin gerçeği. Ve ölümü çözmeden hayatı çözmek mümkün değil. Küçücük çocuklar bile “ben nereden geldim?” sorusunun ardından, “ölünce nereye gideriz?” sorusunu cesaretle sorarken ve ölümün ve hayatın sırrını merak ederken, ölümü çözemeyen, daha doğrusu çözülmez sanan, ya da bulacağı cevap ilk bakışta “işine gelmediği” için çözmeden bırakan insanların, hayatlarına doğru ve anlamlı bir anlam katmaları çok zor. Olsa olsa sahte teselli, geçici oyuncak ve yalancı tanrılarla oyalanır ve kendilerini uyutup kandırabilirler, o da bir süreliğine. Ama ne zaman ki insan zayıflığını, muhtaçlığını ve ölüm karşısındaki çaresizliğini itiraf eder ve çözüm için “yalvarırsa”, ancak o zaman “içine düştüğü o kuyunun duvarı yarılır ve şahane bir bahçeye dönüşür.” Yoksa “ben kendime sahibim, kendi adıma yaşıyorum, kendime güveniyorum, ölümü de düşünmek istemiyorum” mantığında inat eden bir insan için, sahte cennetler dahi cehennem olur. Zira bir dünya cenneti kurmak, faraza kurabilse dahi onu bozulmaktan, kaybolmaktan korumak ve öleceğini bile bile ama ölüm yokmuş gibi yaşamak, kaldırılacak yük değildir. Hayat gemisinin sahibine tevekkül etmek ve “yükünü gemiye bırakıp” zahmetini çekmekten kurtulmak lazım.
Modern sağlık perspektifinden bakıldığında, hayat bu haliyle tedavi edilecek bir şeydir. Bilim ve teknolojiye dayanan uygarlık da, bütün mesaisini hayatın ‘kötü’ olarak gördüğü yüzlerini ‘iyi’leştirmeye harcıyor. Genetik, biyoteknoloji, hayatın doğasına müdahale ediyor; insanları değil, hayatlarını tedavi etmekle meşgûl. ‘Kötü’süz bir hayat mümkün mü? Kimileri de, ‘Hayat tedavi edilecek bir şey değil, yaşanılacak bir şeydir.’ diyor. Siz ne dersiniz?
Burası cennet değil, cennet başka yerde. Burada iyiler de var, kötüler de. Artılar da var, eksiler de. İmtihanın doğası bu. Modern bilim ise burayı cennet yapma sevdasında. Sınırsız bir ekonomik refah, hastalıkların genetik müdahaleler ile kökten tedavisi, kusursuz ırklar yaratma, hatta ölüme çare bulma gibi beklentilerle sürekli ilerlemeler kaydediliyor. Sonuç ise ortada. O muazzam ekonomik gücün hala dengesiz dağılımı, eskiler yok edildikçe yenileri çıkan çeşit çeşit hastalıklar, tabiata yapılan her cüretkâr müdahale ile ortaya çıkan yeni ciddi sorunlar ve hâlâ ve hâlâ arkamızda bekleyen ölüm celladı. Asırlar geçti, çok şey değişti ama insanın temel sorunları hâlâ değiştirilemedi. Değiştirilemez de zaten. Eski çağlarda insanlar neleri hayal etmiş, nelere üzülmüşse, şimdiki insan da aynı dertlerle bezeli bir hayat yaşıyor. (Bizim hevesimize göre) eksik, üzücü ve kötü olan şeyler, bu hayatın bir parçası ve biz onlarla beraber yaşamayı, baş edemediklerimizi de kabullenmeyi öğrenmek zorundayız.
Modern tıbbın ‘iyi’leştirdiği veya normal gördüğü insanların hayatına bakıldığında, ucu ve sınırları belirgin, hiçbir orijinalliği olmayan, insanı şaşırtmayan bir hayat görüyoruz. ‘Şizofrenik bir yolculuk’ta “sağa çektim bekliyorum” diyenlerin yaşadıkları ise, ‘anormal’ ve ‘hastalıklı’ olarak değerlendiriliyor. Ellias Cannetti, ‘Körleşme’ romanının bir akıl hastanesinde geçen bölümünde, bu ‘anormal’ ve ‘hastalıklı’ tipleri, ‘normalleştirilmeleri’nden sonra şöyle konuşturur: “O günler çok daha güzeldi. Şimdi o denli boş ve budalaca bir yaşam sürüyorum ki! Yeniden hasta olabilmeyi yeğlerdim. İnsanlar, bir kafanın içinde ne denli görkemli bir evrenin saklı olabileceğini kestiremiyorlar. Beni en değerli varlığımdan yoksun kıldınız.” Sağlıklı olmak nedir? İnsanın latifeleri, kalbin açılımları, zihnî soyutlamalar, modern sağlık tanımına oturuyor mu? Meczuplara bir başka gözle bakan kültür geleneğinin sağlık tanımı nedir?
Normal veya sağlıklı olanın tarifi özellikle psikiyatride önemli bir sorundur. Size göre normal olan bana göre anormal olabilir. Burada ciddi bir referans noktası eksikliği var. Bu referans noktasına sahip olmayanlar için, normal demek, ortalama olan demektir. Bu da uç kişiliklerin dışlanmasını, hatta zorla “tedavi” edilmesini netice verebiliyor ve tekdüzeleşmiş, robotlaşmış bir toplum kurmayı hedefliyor dahi denilebilir. Anti psikiyatristler bu noktada haklılar zaten. Ancak biz müminler için böyle bir sorun yok. Bizim “normal ve sağlıklı insan” referansımız var. Ki o da peygamberlerdir. Onları incelediğimizde ise hiç de “ucu ve sınırları belirgin, hiçbir orijinalliği olmayan, insanı şaşırtmayan bir hayat” görmüyoruz. Burada akla gelen bir soru, peygamberlerin dahi bazılarınca anormal (deli) olarak nitelenmesidir ama bunun psikiyatristlerin ilgi alanına giren anormalle (genellikle) bir ilgisi yoktur. Bu konuda “O’na deli diyen…” başlıklı yazımı tavsiye edebilirim. (www.geocities.com/yusufkaracay adresinde.) Zaten günümüzde artık, herhangi bir alt kültürel kimlik tarafından dahi onaylanıyorsa, bir davranış veya düşünceye “patolojik” (hastalıklı) damgası vurulmaması gerektiği, psikiyatri camiasında da kabul edilmektedir.
Ve (bize göre) “düzelen” hastaların hemen hiçbirinden, bahsettiğiniz gibi, “o halim daha iyiydi” şeklinde bir yakınma da duymadım ben. Bunun sadece “yarım” istisnası vardır ki bazı hastalar, bir anormalliğin olduğunu kabul etmekle beraber, yine de gerçek ama zor olan (ya da onlara zor görünen diyelim) bu hayatı yaşamak yerine, sahte ama kolay olan hayalî (ve “anormal” derecede renkli) o dünyalarını özleyebilirler. Ama “bırakalım kendi kendine hayâller kursun, sesler duysun, onlarla konuşsun, kendini Süpermen zannetsin” derseniz, o çarpılmış gerçekliğin hastaya neler yaptıracağını da bilemezsiniz ve bu gereksiz şefkatten cinnet cinayetleri bile çıkabilir.
Gerçi bazı meczupların “doğruları söylemek için Allah tarafından seçilmiş kullar oldukları” üzerine rivayetler de vardır, evet. Ama meczupların mucizeyle tedavisine dair hadisler de vardır dikkat ederseniz. Meczuplara “başka” gözle bakan kültürün, “onlar doğruyu bulmuşlar” diye düşündüğünü sanmıyorum. Olsa olsa onları hor görmeden şefkatle yaklaşmayı önerdiklerini, ama yine de onlar için özel “tımarhaneler” yaptırdıklarını tarih bize gösteriyor. O kültürün sağlık tanımının şimdikinden çok farklı olduğunu da düşünmüyorum. Ancak onların hastalık hâline bakışları şimdikinden farklıydı galiba. Yani şimdilerde yaygın olan “nereden çıktı bu hastalık, güzel güzel yaşamak varken?” sızlanışına karşın “hastalık günahlara kefarettir, ilahî bir ikazdır” yorumu vardı o zamanlar. Hastalığa şifa aranırdı ama hastalığın hikmeti de aranırdı ve fazla da şikayet edilmezdi.
Feridüddin Attar, derdine derman arayan bülbül gibi değil, derdin kendisini seven aşıklar gibi şöyle diyor: ‘Gıdan muradsızlık olmadıkça gafil gönlün nasıl uyansın? Dert sahibi ol ki derdin sana derman olsun. Ey yol eri, kitabıma şiir gözüyle ya da ululukla bakma. Kitabıma dertle bak da hiç olmazsa bendeki yüz dertten birine inan. İnsana dert lazımdır asıl, iş düşkünlüktedir. Kimin derdi varsa dilerim derman bulmasın. Kim derde düştükten sonra derman ararsa toprağın altına girsin, yaşamasın!’ Hastalıklarına derman arayan insanlar için bir adressiniz. Doktor-derman ilişkisinden hareketle, böyle bir (bed)dua için ne dersiniz? ‘Amin’ diyebilir misiniz?
Burada Bediüzzaman’dan bir alıntı yapmak isterim: Hastalar Risalesi’nde diyor ki: “Bu zamanda tecrübemle kanaatim gelmiştir ki, hastalık bazılara bir ihsan-ı İlâhîdir, bir hediye-i Rahmânîdir. Bu sekiz dokuz senedir, liyakatsiz olduğum halde, bazı genç zatlar hastalık münasebetiyle dua için benimle görüştüler. Dikkat ettim ki: Hangi hastalıklı genci gördüm, sair gençlere nispeten âhiretini düşünmeye başlıyor. Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvânî hevesattan bir derece kendini kurtarıyor. Ben de bakıyordum, onların tahammül dahilindeki hastalıklarının bir ihsan-ı İlâhî olduğunu ihtar ederdim. Derdim ki: “Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde değilim. Hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki, dua edeyim. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış. Ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra, Hâlık-ı Rahîm inşaallah sana şifa verir.” Hem derdim: “Senin bir kısım emsalin sıhhat belâsıyla gaflete düşüp, namazı terk edip, kabri düşünmeyip, Allah’ı unutup, bir saatlik hayat-ı dünyeviyenin zâhirî keyfiyle hadsiz bir hayat-ı ebediyesini sarsar, zedeler, belki de harap eder. Sen hastalık gözüyle, herhalde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha arkasında uhrevî menzilleri görürsün ve onlara göre davranıyorsun. Demek senin için hastalık bir sıhhattir; bir kısım emsalindeki sıhhat bir hastalıktır.”
Yanlış anlaşılmasın, burada “hastalıkları tedavi etmeyelim, bırakalım acizliklerini anlasınlar” mantığını savunmuyorum. Bediüzzaman da “tedavi için ilâç kullanmanın meşru olduğunu” vurgulamıştır zaten. Ama ben hastalarımı, onların da istediği bir iyilik durumuna getirmek için çabalarken, bir yandan da hastalığın hissettirdiği acizlik penceresinden, hayata başka bir gözle bakmayı öğrenmelerini isterim, bu fırsattan istifade ile.
Soruların hepsinin ve insanî çabaların tümünün özü, ardından koşulan bir sevgili olan ‘mutluluğu’ tanımlamak ve onu yakalayıp yaşamaktır. Nedir mutluluk sizce, insan ne zaman ve nasıl mutlu olur? Mutluluğun, umutla ve güvenle ilgisi var mıdır?
Eski metinlerde, mutluluk anlamına gelen “saadet” kelimesine genellikle “saadet-i ebedîye” (cennetteki sonsuz mutluluk) anlamında rastlanırdı. Diğeri, yani dünyevî saadet, her an bozulabilecek, fazla bel bağlanmaması gereken, aldatıcı, yalancı bir mutluluk olarak görülürdü ve pek de hevesle istenmezdi. Ve ilginç bir zıtlık olarak, mutluluktan fazla bahsetmeyen o insanlar, mutlu olmak için her yolu deneyen şimdikilerden daha mutluydular. Belki de bunun sırrı kendi içinde. Yani bence, “mutlu insan, mutlu olup olmadığını düşünmeyen ve mutluluk peşinde koşmayan insandır.” Yani, bu dünyada cennet saadeti beklemeyen, sadece elinden geldiğince doğruları yapıp Allah’a dayanarak iç huzurunu yakalayan, cennet hayalini cennete bırakabilen insandır. Zira burası bir imtihan dünyasıdır, lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir.
Sorduğunuz umut ve güven kavramları da tam bu noktada bir formüle girebilir: Burada Allah’a güvenmek ve orada Cennet’i umut etmek.
