TR EN

Dil Seçin

Ara

Amerika’dan İran’a / Gezi Notları

Yorucu bir senenin sonuydu... Detroit’tan başlayıp Tahran’a uzanacak bir yolculuğun başındaydım. Eskiden dışarıdaki insanların hürriyet adası olarak gördüğü ve bildiği—ve aslında o sıralar büyük ölçüde öyle de olan—Amerika, şu meşhur 11 Eylül hadisesinden beri her geçen gün çirkinleşiyordu. Bush, Rumsfeld yahut Ashcroft gibi yöneticilerinin yüzlerine yansıyan sevimsizlik bütün bir Amerika imajını kirletiyordu.

Amerika gittikçe eski Avrupa’ya, şimdiki Avrupa da gittikçe eski Amerika’ya benzemeye başlıyordu. Eskinin sömürgeci ve yağmacı Avrupa’sı yerini—İslâm konusundaki önyargılarını hesaba katmazsak—hürriyetperver, insan hakları ve demokrasiyi sadece çıkarları söz konusu olduğunda dile getirmeyen ve bu yüzden de daha samimi bir özgürlükçü Avrupa’ya bırakıyordu. Fırsatlar ve özgürlükler ülkesi Amerika ise, dünya tarihinin en başarılı halkla ilişkiler operasyonu olan 11 Eylül’ü kendisine milat seçen bir yağmacılığın, uluslararası ilişkilerde tek-taraflılığın ve meşruiyet ihtiyacı hissetmeyen bir iktidarın, saldırganlığın coğrafyası hâline gelmeye başlamıştı. Doğrusu, Amerikan rüyası, kimsecikleri uyandırmadan, bir kâbusa dönüşmekteydi.

Buna rağmen, bu ülke, kendinden önceki bütün imparatorlukların sahip olduğu cazibenin bir benzerine, hatta belki de daha şiddetlisine sahipti. Amerika bambaşka bir yerdi. Müthiş bir yerdi! Neden ben dahil herkes Amerika’ya gitmek yahut Amerikalı olmak istiyordu?

Bu sorunun cevabı çok mesai gerektirmeyen bir cevaptı. Bir zamanlar, Eyfel kulesinin çirkinliğinden çok yakınıp sürekli kuleye çıkan bir adam, “Ne iş? Hem şikâyetçisin, hem de buradan çıkmıyorsun?” diye sorduklarında, şu cevabı verirmiş: “Bu çirkin yapının görünmediği tek yer burası da ondan!” Amerika, gölgesinin üstüne düştüğü coğrafyaları zihinsel, siyasal ve ekonomik açıdan kurutan bir imparatorluktu. Özellikle Orta Doğu ve eskinin Üçüncü Dünyasındaki insanlar, işte bu imparatorluğun ‘kurbanı’ olmamak için ‘parçası’ olmaya çalışıyorlardı. Tam da bu yüzden, meselâ Türkiye’den Amerika’ya geldiğinde, insan şöyle bir ‘rahatlıyor’du. Sanki üzerinden tarihin, kültürün ve zamanın yükü kalkmış gibi oluyordu. Çocukluğundan beri peşinde koşturulduğu ilerleme treninin içinde, hiç varılmayan ama sürekli gidilmesi gereken menzilin de nihayetinde hissediyordu insan kendini. Çağdaşlaşma yahut modernleşme adıyla zihinlerimize bulaştırılan ve zamanımızı tahrif edip kirleten illetten kurtuluyordu insan. En ileri olanlarla eşit şartlarda olmak, benzer muamele ve imkânlarla muhatap olmak, insanı, ileri olduğu düşünülenlere karşı derin bir aşağılık kompleksi geliştirdikleri için zihinlerimize olmadık yükler bindirenlerin yüklerinden kurtarıyordu.

Çağdaş olma, Avrupalı gibi olma ve Doğulu benliğinden utanma tavsiyelerine inanmamış insanlar için bile, Amerika’ya ‘girme’nin önemi azalmıyordu. İnsan, kimliğinin sosyal (diyalojik) doğası gereği, toplumun diğer üyelerinin beklenti ve varsayımlarına cevap vermek zorundaydı. Dolayısıyla, Amerika, örneğin dindar bir insan için, meşruiyet anlamına geliyordu. Amerika’da tecrübe ettiği ‘kendisi olma’ hâlini, döndüğünde devam ettirme hakkı doğuyordu sanki. Amerika, kültürel sermaye yoluyla dindar veya taşralı insanlara yönelik sembolik şiddetin etkisiz kalması anlamına geldiği için, bu denli arzulanıyordu. Amerika’ya gitmişlik veya Amerika’da yaşamak, onyıllardır maruz kalınan bir tahakküme karşı bir tür kalkan fonksiyonu görüyor ve eşit şartlarda yüzleşme için bir tür ‘akreditasyon’ anlamına geliyordu. Hâsılı, Amerika, Türkiye gibi memleketlerde süregelen kültürel muharebelerin de meydanı konumundaydı. Ne de olsa, dünya, merkezi Amerika olan bir imparatorluk hâline gelmişti.

Şimdi, bu imparatorluğun merkezinden çevresine doğru bir yolculuğun başındaydım. Sınırları geçecektim.

İlk durağım Fransa’ydı. Türkiye’de Kemalizm adıyla kurumlaşan zihniyetin teşekkülünde büyük payı olan Fransız usulü ‘çağdaşlık’ın vatanına, Paris’e gidecektim. Fransa, medya ve akademiden popüler kültür ve bürokrasiye kadar uzanan geniş bir yelpazede terakki suyunun içildiği medeniyet pınarı, Türkiye toplumunun çağdaşlık macerasının ilk gözağrısı olan yerdi. Eski münevverlerimizin başını döndüren medeniyetin görsel bir elbise olarak ezbere alınıp cebir yoluyla Türkiye toplumunun bedenine sıka incite giydirildiği coğrafyaydı. Şükür ki, Fransız usulü medeniyet kültürel alandaki hegemonik pozisyonunu kaybetti de Anglo-Sakson (esasen Amerikan) tarzının nisbî ağırlığı arttı. Köhnemiş bir Jakoben zihniyet gücünü yitiriyor ve bütün bir toplumu yönetmiş azımsanmayacak bir kuşak artık neslinin tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyordu.

Kısacası, Fransız usulü medeniyet ‘out’ idi. Bu, Türkiye akademi ve medyasındaki pek çok toplum düşmanının öneminin azalması anlamına geliyordu. Türk medyasında, Mine G. Kırıkkanat gibi, içindeki derin aşağılık kompleksini Paris’in sokaklarında dolaşmak suretiyle dindiren ve eli kalem tuttuğu kadarıyla Türkiye toplumuna on kilometre yukarıdan bakan ve yine toplumunu bir barbarlar sürüsü olarak görüp nefretini değişik vesilelerle yansıtan insanlar vardı. Bir Fransızın, Fransız gibi davranmaya çalışan M. Kırıkkanat’a bakarken hissettiği fakat belki telaffuz etmediği aşağılamanın intikamını kendi toplumuna dönerek ve tek sermayesi bu olacak şekilde ifade eden insanlardan biriydi o. Ve çaresizdi. Çünkü, Fransız usulü medeniyetin pabucu dama atılmıştı.

Bu tür insanlar yüzünden, Fransa’ya bir parça önyargı ile bakagelmiştim. Paris’te güzel kahvaltı yapmanın, Fransızların leziz ekmeklerinden (baget) yemenin ve eskiden büyüklerimizin başını döndürmüş mekânları sükûnet içinde ‘yâ, demek öyleymiş’ edasıyla dolaşmanın tadını çıkardım.

Paris’teki, Kuzey Afrikalı Müslümanlarca uzun zaman önce inşa edilmiş tek büyük camide namaz kıldım. Camide namaz kılan ve Kur’ân okuyan insanların yüzüne Kitap’tan yansıyan aydınlık, İslâm’ın zaman ve mekâna karşı sahip olduğu eskimez derinliği hatırlattı. Katolikliği bastırarak ortaya çıkmış olan Fransız usulü laiklik, Türkiye’deki fotokopisinden tahmin edebileceğimiz üzere, ‘din konusunda çoğulcu’ olmaktan ziyade ‘dine karşı’ olmakla kendisini vaz’ediyordu. Muhtemelen bu anlayıştan dolayı, Fransızlar Paris’teki ciddi bir Müslüman nüfusa karşılık Paris’in kamusal görselliğini ‘kirletmemek’ için başka camilerin yapımına izin vermiyorlardı. Paris’te, camiye benzer başka camiler yapılamadığı için, ev ve işyerlerine benzer mescitlerde ibadet ediliyordu.

Bunun dışında, Paris zarif ve romantik bir şehir olarak bilinmesini haklılaştıracak özelliklere sahipti. Sokakta müzik çalanlar, balayındaki çiftler ve Amerika’da zor görülebilecek türden enstantaneler vardı. Bir turistin gezmesi gereken belli başlı yerleri dolaştım. Paris’te oturup Strasbourg’da ders veren arkadaşım Sandra sayesinde, eski çağdaşlık standartları açısından beni sınıfta bıraktıracak olan bir özelliğimden bir parça kaybettim ve tiyatroya gittim. Şehri dolaştım. İçimden bir ara şunu bile geçirdim: Eğer Avrupa’nın marjinalleşmesi devam ederse, bir süre sonra Avrupa ama özellikle de Fransa bir tür ‘çağdaşlık müzesi’ hâline gelirse, çok eğlenceli olur! Şaka bir tarafa, Türkiye’nin Amerika’ya oranla kültürel olarak—yemek kültürü, şehir hayatı vs. itibarıyla—Fransa’ya daha yakın olduğunu tesbit etmemek mümkün değildi. Amerika’daki konfora ve rahatlığa, tüm büyük şehirler gibi, Paris de son derece uzaktı.

Avrupa’da yer darlığını hissetmek için herhalde Paris fena bir adres olmaz. Avrupa ile Amerika arasındaki farkın da çok ciddi bir düzeyde olduğunu görmemek mümkün değil. Zenginlik ve teknoloji konusunda Amerika ile Avrupa arasında en az beş—bir ihtimal on—senelik bir fark açılmış gibi geldi bana. Nisbeten zengin sayılan İskandinav ülkelerinden Finlandiya’da geçirdiğim birkaç günde de bu fikrim değişmedi. Avrupa, dünyadaki iktidar ve servet dağılımında halen üst sıralarda yer alsa da, gittikçe marjinalleşiyordu. Avrupa dünyanın kıyısına doğru kayıyordu. Finlandiya’da katıldığım konferanstan sonra, vatandaşı olduğum ama dışındayken kendimi daha özgür hissettiğim ve en acıklısı toplumunun önemli bir kısmının bu şekilde hissettiği Türkiye’ye doğru yola çıktım. Heyecan ve sevgi çemberinin içine düşmek üzere Türkiye’ye vardığımda, Türkiye mâlûm ‘postmodern darbe’ sürecinin yol açtığı derin ekonomik krizle boğuşuyordu.

İstanbul’daki iki haftayı ailemle hasret gidererek ve yetmiş bir yaşındaki babamı ameliyat ettirerek geçirdim. Ve Güneydoğu’ya doğru yola çıktım. Onyıllardır olağanüstü bir halde tutulan, temel hak ve özgürlüklerin dikkate bile alınmadığı memleketimi dört-beş sene sonra tekrar görecektim. Diyarbakır, Urfa, Mardin, Batman, Van gibi şehirleri dolaştım. PKK sonrası, insanlar, güven ortamı ve temel hak ve özgürlüklerin bir şekilde gelişip serpileceğine ilişkin umutlarla doluydular. Düşük yoğunluklu savaş döneminde aldığı muazzam göçlerle nüfusu katlanan ve tam bir kentsel facia olan Diyarbakır, eski belediye başkanının çabaları sonucu beklemediğim kadar güzelleşmişti. Şimdiki belediye başkanının ise, kendisine oy veren hemşehrilerinin ifadesiyle, şehre pek bir katkısı olmamıştı. Yine de, eski belediye başkanı zamanındaki çalışmalar sayesinde, nicedir ev ve işyeri yığını hâline gelmiş olan Diyarbakır’da çok sayıda park ve benzeri kamusal mekânlar açılmıştı. Türkiye’nin güneydoğusu hâlâ çanak antenlerle televizyon izliyordu. Bütün otoriter memleketlerde olduğu gibi, çanak anten, bir yerde özgürlük eksikliğini belgeliyordu.

Yolculuğumun son menziline yaklaşmıştım artık. Van’da geçirdiğim birkaç günden sonra, Yüksekova’ya, oradan da Türkiye ile İran arasındaki Esendere Sınır Kapısına geçtim.

Kısa bir süre sonra, hep merak edegeldiğim yere, İran’a gidecektim. İran konusunda, İslâmî açıdan, genel olarak pek olumlu baktığım söylenemezdi. Günümüzün Müslüman milliyetçilerinin modern zamanların gazına gelerek ürettikleri ‘İslâm devleti’ fikrine hiçbir zaman itibar etmedim. Katı bir ulus-devlet olan İran da bu tutumumdan nasibini almıştı.

Fakat, bir sosyolog olarak, İran’a dışarıdan bir peşin takdir hissiyle baktığımı belirtmem gerek. Müslüman dünyanın onurlu, gerçekten bağımsızlığına düşkün ve sömürgeci tahakkümden çıkmaya çalışan tek ülkesi olarak görünüyordu İran. Ayrıca, kısmî demokrasisini, başta Amerikan müdahalesi olmak üzere dış etkilere uzak kalmasına borçluydu. Yoksa, İran da Körfez’deki ‘benzin istasyonu’ hükmündeki diğer ülkeler gibi bir diktatör—veya eskiden olduğu hâliyle, bir şah—tarafından yönetilecekti. Türkiye’deki hâkim zihniyet Doğudaki ülkelere, daha da önemlisi komşu Müslüman ülkelere seyahat etme fikrini tasavvurlarımızın dışına sürdüğü için, İran’a gitmek hukukî, siyasî ve sair açılardan tehlikeli idi. Yani, bizim seyahat etme özgürlüğümüz aslında tam anlamıyla yoktu: çekinmeden, korkmadan sadece Batıya gidilebilirdi. Doğuya ise ancak Batılılaştıktan sonra gidilebilirdi. Koloniyal zihniyetin ve oryantalizmin önemli bir zihinsel kelepçesi olarak görülebilecek bu durumdan, ben artık kurtulmuştum. Kölelikten çıkmıştım. Hak etmediğim halde gerici ve tehlikeli damgası yeme riskinden artık kurtulmuştum.

Çünkü artık Amerika’ya gitmiştim. ABD’nin en iyi okullarından birinde sosyoloji doktorası ve asistanlık yapıyordum. Batıdan geliyordum ve meşruiyet sorunum yoktu. Artık İran’a seyahat edebilirdim.

Ünlü düşünürleri Abdülkerim Süruş dışında tanıdığım tek bir İranlı olmadığı gibi, beni karşılayacak ve yol gösterecek hiç kimse de yoktu. Bu durumdan, doğrusu, şikâyetçi de değildim. Herhangi bir filtre ile karşılaşmadan İran’ı ilk kez ve doğal bir karşılaşma ile görmek istiyordum. Bir tür ‘sosyal turist’ olarak dolaşacaktım. Tarihî eserleri ve şehirleri değil, toplumu ve insanların hissiyatını, düşüncelerini görüp öğrenecektim. Asıl onları merak ediyordum. İlk gideceğim şehrin Urumiye olacağını ise, elbette biliyordum. Sınır kapısının Türkiye tarafı berbat haldeydi. Her taraf pislik içindeydi. İran tarafı daha temiz ve bakımlı idi. Türkiye vatandaşları için vize gerekmiyordu. Sadece çıkışta pasaporta vurulan bir damga sicilinizi, hayatınızın geri kalan kısmı için, riske atabilirdi.

Tam sınırda, önceden hayal edebileceğim ama hiçbir şekilde beklemediğim bir manzara karşılayacaktı beni. Türkiye ve İran arasındaki ‘düşman kardeşler’ ilişkisi, yani ikisi arasındaki derin benzerlik hemen ilk adımda kendini hissettirmeden edemedi. Sınırın iki tarafında iki kocaman duvar vardı. Her iki duvarda da kocaman resimler… Birinde Âyetullah Humeynî yanına Hamaney’i de almış, Türkçe yazıyla şöyle diyordu: “Amerika’yı ayaklarımızın altına alacağız.” Tam karşıdaki duvar ise, içinde doktor ve hemşiresi olmayan bir sağlık ocağı olarak inşa edilen bir binanın duvarıydı. İşte o duvarda, yekpare kocaman bir Mustafa Kemal resmi duruyordu. Kemal Atatürk, çok bilinen sözlerinden birini söylüyordu: “Ne mutlu Türküm diyene.” Ayrıca, alt tarafta, “Türkiye laik bir devlettir.” diyordu.

Doğrusu, iki ‘rakip’ duvarı karşılaştırmam gerekirse, M. Kemal resmi, Humeynî resmine göre daha ağırbaşlı duruyordu. Fakat, bütün bu manzara son derece manidardı. İki ülkenin sınırında billurlaşan ve mütekabil iki duvarda somutlaşan ve yekdiğerinin karbon kopyası olan bu iki imajın yankısı, her iki ülkenin içlerine kadar yayılıyordu. Tesbit etmekte gecikmedim ve zorlanmadım: Zahirde birbirine zıt bir konumda gözükseler de, aynı otoriter reflekslere sahip bir ülkeden, bir ikincisine geçiyordum. Son derece heyecan verici bir yolculuk olacağını düşündüm.

Nitekim, öyle oldu.

İran’da toplam altı gün geçirdim. Büyük şehirlerden Tebriz, Tahran ve İsfahan’ı dolaştım. İran’ın Azerbaycan bölgesinde konuşma dili Türkçe idi. Enteresan bir şekilde, Azerî kimliği ve Azerîlerin dili olarak Türkçe, son derece belirgin olarak kendisini hissettiriyordu. Şu veya bu şekilde, yolda, otobüste, parkta ve kahvehanede tanıştığım insanlardan hiç ama hiç biri rejimden memnun değildi.

Eh, dikkat çekici, ama şaşırtıcı olmayan bir durumdu bu. Daha ilk durağımdaydım. Bir hüküm vermek için acele etmemeliydim.

İran’a gitmeden önce, her şeyin çok ucuz olduğu, beş yıldızlı otellerde çok ucuza kalınabildiği gibi spekülasyonlar duymuştum. Evet, İran Türkiye’den daha ucuz bir memleketti; ama arada o kadar da büyük bir fark yoktu. Bunun dışında, Türkiye’ye göre çok daha düzenli bir memleketti. İnsanlar en az Türkiyeli insanlar kadar misafirperverdi. Hemen herkes beni evine davet ediyor, misafir etmek istiyordu. Tebriz’den Tahran’a kadar Türkçe konuşarak anlaşmak mümkündü. Bindiğim takside ‘Tarkan’ çalıyordu. Misafiri olduğum bir doktor, evine vardığımızda, hemencecik televizyonu açtı ve Televole-vari bir programla karşılaştım. Türkiyeli bir TV kanalıydı. Şaşkınlığımı farkedip, bunun uydu yayınından olduğunu söyledi. Petek Dinçöz’ün—her kim ise—sözünü edip, onun şarkıcı olduğunu söyledi.

Türkiye’deki konfora yakın evleri vardı. Ev içleri son derece zarif düzenlenmişti. Türkiye’ye oranla çok daha medenî bir insanî ilişki havası hissediliyordu. Bizde kapitalizmin etkisiyle gelişmiş hırçınlık ve küçük kazançlar avcılığı orada pek göze çarpmıyordu. Hemen herkes, İstanbul’dan mı geldiğimi soruyordu. Bu arada, Amerika’dan geliyor olmamın yahut orada yaşıyor olmamın husule getirdiği ilave bir ‘kutsanmışlık’ ve merak karışımı hâle vardı ki, son derece ilginçti.

Bu seyahat boyunca bir nevi Amerikalı kisvesine girmiş olmamdan dolayı, Amerikalı olmanın yol açtığı imtiyazları gözlemleme imkânı buldum. O zaman imparatorluğun gücünü daha iyi anladım. Bu gücün kişisel hayatlar için ortaya çıkardığı haksız prestiji sadece İran’da değil, bir ölçüde Avrupa’da ve büyük ölçüde de Türkiye’de hissettim.

Hayatımda ilk kez profesyonel anlamda turist olmuştum. Geceleri yol gidip gündüzleri dolaşmak gibi bir planım vardı. Öyle de yaptım. İran’da geçirdiğim günlerden sadece iki geceyi otelde geçirdim. Diğerlerini şehirlerarası yolculuklarda geçirdim.

Tebriz’den Tahran’a, otobüs, dokuz saatlik bir yolculuktan sonra vardı. İstanbul’dan büyük nüfusu ve İstanbul’dan daha ürkütücü trafiği ile Tahran bana hiç de sevimli görünmedi. Hem havanın sıcaklığı, hem de hava kirliliği Tahran’daki hayatı bir hayli zorlaştırıyordu. Bütün trafik lambaları sarı yanıyordu. Sanki kurallar yoktu. Ama ne garip ki hiç kaza olmuyordu. Yollar çok geniş ve çok kaliteli idi; ama o kadar çok araba vardı ki, İranlıların yerli Peykan arabaları ve motosikletliler trafikte vızır vızır akıyorlardı. Motosikletliler kurye sistemini acelesi olan yolcuları taşıyacak şekilde genişletmişlerdi. Özetle, Tahran kendine özgü bir düzeni olan bir kentti.

Tahran’da Türkiye sefaretine yakın bir otelde kaldım. İran’ın bir devrim ülkesi olduğu özellikle Tahran’da çok belirgindi. Manzara bir kez daha Türkiye’den farksızdı. Her tarafta İmam Humeynî ve Hamaney resimleri asılıydı. Otelde, dükkânda, devlet dairesinde ve duvarlarda… İçimden, “Ne kadar da bize benzeyen bir ülke?” diye geçirdim. Tahran Üniversitesi’nin civarlarında, İnkılab meydanında, İmam Humeynî meydanında ve daha pek çok yerde dev posterler ve sloganlar vardı.

İranlılar ‘İnkılab’ın ilkelerine sadakat sözü verilen duvarlardan, anonim bir şehidin hatırasını yâd eden duvara kadar pek çok ideolojik malzemeyle sürekli karşılaşıyorlardı. Kocaman bir binanın duvarında iri bir Amerikan bayrağı görünce şaşırdım. Otobüs daha yakından geçince, bayrağın detaylarını görebildim. Evvelâ, Amerikan bayrağındaki çizgiler yere inen bombaların bıraktığı çizgi izler gibi dizayn edilmişti. İkinci olarak da, bayrağın üstünde İngilizce “Kahrolsun Amerika” yazıyordu.

İnce bir tebessüme yol açan bu tür görüntülere rağmen, İran’da çok büyük bir polis devleti hissi yaşamadım. Beni takip eden olmadı. Eğer olmuşsa da, sağolsunlar, hissettirmediler! Son derece güvenli seyahat ettim. Seyahatim boyunca herhangi bir olumsuz davranışla karşılaşmadım.

Tahran’dan sonra, özellikle de İsfahan’da İngilizce konuşmam gerekti. Çünkü artık Türkçe’nin konuşulmadığı Fars bölgesindeydim. Bu arada yerel diller ve etnik haklar açısından İran, Türkiye’nin fersah fersah ilerisindeydi. İran Kürdistan’ında Kürtçe, Azerbaycan bölgelerinde Türkçe, Hûzistan gibi Arap bölgelerinde ise Arapça eğitimin ve televizyon yayınının mümkün olduğunu ve bu tür konularda temel hakların sağlandığını öğrendim.

İran’da ‘molla’ diye bir insan tipi vardı. Kendine özgü olan ve İran resmî erkanının giydiği kisveden giyiyorlardı. İmtiyazlı bir sınıf oldukları belliydi. Ama bu imtiyazın ilimden mi, yoksa devletten mi kaynaklandığı pek belli değildi. İran’da camilere pek rağbet edilmiyordu. Şiîlerin pek camiye gitmiyor olmasından farklı bir şeydi bu.

İran’da kadınların durumu çok enteresandı. İran’da kadın tam bir Batılı kadın gibiydi. Kadınlar her yerdeydi ve ‘en az’ erkekler kadar ataktılar. Yani, Türkiye’de en Batılı gibi duran kadında bile görebileceğiniz çekingenliğin esamesi dahi yoktu İran’da. İranlılar fizik olarak sağlıklı ve güzel insanlardı. Ayrıca, İran’da, zoraki bir dayatma gereğince, bütün kadınlar başörtüsü takmak zorundaydı. Herkesin başında Türkiye’deki tesettür standartları açısından sınıfta kalacak cinsten bir başörtüsü vardı. Ama başörtüsü İranlı kadınlara yakışmıyordu; çünkü, kendilerine yakıştırmıyorlardı! İstemeyerek giydikleri için üstlerinde eğreti duruyordu. Saçın yarısı—kimi durumlarda daha fazlası—dışarıdaydı. Birkaç yüzyıllık bir icat olan ve İslâmî açıdan hiçbir yeri olmayan pantolon, nedense, kadınlar için zorunluydu.

İran’da dolaştıkça hayretim artıyor, örneğin Tebriz’de yaptığım keşifleri Tahran’da veya İsfahan’da takviye edecek yeni durumlarla karşılaştıkça, artık İran’a ilişkin hükümler vermeye başlıyordum. İran’la ilgili en çarpıcı tesbitim şu oldu: İran’da din çökmüş durumdaydı. Evet, yanlış okumadınız. İran’da insanlar dinden (İslâmiyetten) nefret ediyorlar. Tanıştığım onlarca insan arasından bir tane dindar insana rastlamadım. Rejime veya dine sıcak bakan sadece bir kişi çıktı karşıma. O da helikopter tamircisi olarak İran devletine çalışıyormuş. O yüzden de, onun bana doğruyu söylediğine doğrusu inanamadım.

İran’da dini topluma baskıyla benimsetme çabası ve İslâm devleti projesi—devlet açısından değil, İslâmiyet açısından—tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Tıpkı Türkiye’deki gibi toplumun çoğunluğunu baskı altında tutan bir azınlık grup gücü elinde tuttuğu için, otoriter bir devlet yapısını sürdürebiliyordu. Ve Türkiye’nin resmî ideolojisi Türkiye toplumu nezdinde ne kadar tepki görüyorsa, İran’da da din o kadar tepki görüyordu.

Enteresan bir şekilde, Türkiye toplumu İran toplumundan kat kat daha dindardı. Ve İran’da din, devletçi bir baskıyla özdeşleştiği için, özgürlüğüne düşkün insanlarca reddediliyordu. Türkiye’de ise, din, özgürlükle özdeşleştiği için, dipdiri idi. Türkiye’de İslâm’ın sivil kalmış olması Türkiye’de İslâm’ın diğer hiçbir Müslüman ülkeyle karşılaştırılamayacak ölçüde gelişkin, tabanlı ve entelektüel bir biçim almasına yol açmıştı.

İran’da İslâm’ın durumu içler acısıydı. Doktorların söylediği kadarıyla, İran’da AIDS maalesef hayli yaygındı ve uyuşturucu kullananların oranı çok ciddi boyutlardaydı. İnsanlar dindar değildi ve her yerde, yasak olmasına rağmen, kaçak uydu antenler vardı. Herkesin gözü dışarıdaydı. Azerîler Türkiye televizyonlarını, Farslılar da Avrupa ve Amerika kanallarını izliyorlardı. Kamusal alan eve taşınmıştı. Herkes ‘haydi eve gidelim’ diyordu.

Tahran’da misafiri olduğum ve ekonomik durumu gayet iyi olan bir aile, buzdolabında soğuk suyu ‘viski’ şişesinde tutuyordu. Yasak ve baskı, uyduruk şeyleri bu kadar önemli kılıyordu işte. Baskı, her yerde, kendisini korumak için yöneltildiği şeyleri çürütüyordu.

Dünyanın her tarafındaki mü’minlerin, ve Türkiye’deki gerek laik, gerek dindar insanların İran’a bakıp çıkaracakları çok dersler vardı. Baskıcı ve dışa kapalı her devlet gibi, İran da zorlanıyordu. Küreselleşme gerek Türkiye’deki, gerek İran’daki dayatmacı anlayışların hâkimiyetini zora sokuyordu. İranlı gençler de, bizim gençler misali, dışarı çıkmak ve Amerika’ya gelmek istiyorlardı. Evet, baskı, uyduruk şeyleri önemli hâle getiriyordu…