TR EN

Dil Seçin

Ara

Eva Hanım

Eva (Havva) de Vitray-Meyerovitch

(1909-1999)

İslâm’ı araya araya bulan Profesör

 

Fransız aristokrat bir aileden gelen 1909 doğumlu olan Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitrey Meyeroviç) hukuk ve felsefe eğitimi aldıktan sonra, çalışmalarını edebiyat, felsefe ve tasavvuf konuları üzerinde yoğunlaştırdı. Fransa’nın dünya çapında saygın bilim ve araştırma kurumu olan İlmî Araştırmalar Millî Merkezi (CNRS) üyesi olarak bu müessesede yöneticilik ve uzmanlık yaptı. Mevlâna ile İkbal’in hemen hemen bütün eserlerini Fransızca’ya çevirdi. Gerek bu önemli tercümeleri, gerekse yaptığı salon ve radyo konuşmalarıyla çok sayıda Fransız aydınının İslâm’a ısınmasına ve pek çok kişinin de Müslüman olmasına vesile oldu. Ezher Üniversitesi dahil, dünyanın birçok ülkesindeki üniversitelerde dersler ve konferanslar verdi. Telif ve tercüme olarak kırk kadar esere imza attı. Mevlânâ’yı mürşidi olarak gördü. Türkiye’yi ve insanımızı çok sevdi. Prof. Dr. Eva dö Vitrey Meyeroviç (Eva de Vitray Meyerovitch), Müslüman olduktan sonraki adıyla Havva Hanımefendi, 24 Temmuz 1999’da rahmet-i Rahmân’a kavuştu. Kendisinden dilimize “İslâm’ın Güleryüzü”, “Duanın Ruhu” ve “Güneşin Şarkısı” adlı eserleri çevrildi ve Şûle Yayınları arasında yayımlandı.

Seçkin aile kızlarının gittiği Katolik lisesinde okurken düşünmeye ve sorgulamaya başlar: Neden Tanrı hem Bir, hem üç olsun? Tanrı’nın niçin oğlu olsun? Hz. İsa eğer Tanrı’nın oğlu ve Hz. Meryem de anası ise, bir de büyükannesi olması gerekmez mi? Böyle bir nesep her şeye gücü yeten bir Tanrı için aklın alacağı şey mi?

Bu sorularını güvendiği birkaç hocasına, din derslerine giren ehliyetli papazlara sorar. Ama verilen cevaplar onu tatmin etmez.

Bir yandan kiliselere gitmeye, dindar bir Hristiyan’a yakışır şekilde yaşamaya, ibadet etmeye devam eder.

Bir yandan da kafasındaki sorular yumak yumak artar.

Bu ruh hâli içinde üniversiteyi bitirir. Hayata atılır. Fakat tâ lise yıllarında zihninde düğümlenen o sorulardan bir türlü kurtulamaz. Kurtulmak ne kelime?

Daha bir boğulur gider o suallerin içinde. Sonrasını kendinden dinleyelim:

“Gerçek Allah inancına kavuşmanın susuzluğunu çekiyordum ve hayli huzursuzdum. O sıralar dua ettiğimi söyleyemem, çünkü henüz pek bir şeye inanmıyordum artık. Benim hâlim, daha ziyade, geceleyin kendisini duyup kurtaracak birilerini arayan bir geminin attığı S.O.S.’i andırıyordu.

“Benim imdat işaretime, Paris’teki Bilimsel Araştırmalar Millî Merkezi’nde çalışırken cevap geldi. Hakikatli dostlarımdan biri beni ziyaret etti.

“Kendisini on beş yıldır görmemiştim. Çok tanınmış bir Müslüman’dı.

“Uzun zaman konuştuk. Yanımdan ayrılırken, bana küçük bir kitap uzattı ve şöyle dedi: “Sizin dinî meselelere her zaman ilgi duyduğunuzu biliyorum. Şu kitabı bir okuyun, bu, bizim büyük üstâdımız İkbal’in önemli bir eseridir.” Kendisine, ‘Çok teşekkür ederim, sevgili dostum’ dedim. Ve kitabı masamın üzerine bıraktım.

“Derken üstü çok geçmeden evraklarla örtüldü. O vakitler işim başımdan aşkındı.

“Bir müddet sonra, nihayet bu meşhur kitabı açtım. Eser “İslâm’da Dinî Düşüncenin Yeniden İnşası” başlığını taşıyordu ve İngilizce idi. Sadece şöyle bir göz atayım istedim, fakat daha ilk sayfalardan itibaren kitap beni iyice sardı. Bir anda, benim bütün sorularıma cevap verdiği hissine kapıldım. Onda, onca arzulanan o evrenselliği buldum. Esas itibariyle Vahy’in ancak bir tane olabileceği, iki kere ikinin her yerde dört ettiği ve ister Azteklerin harfleriyle yazılmış olsunlar, ister Çince, isterse Arapça, bütün bu rakamların her zaman tek ve aynı hakikati ifade ettikleri düşüncesine rastladım o kitapta. Evet, tek bir hakikat. Zaten Kur’an da başka bir şey demiyor ki.”

Derken, Pakistan’ın ünlü millî şair ve düşünürü Muhammed İkbal’in bu eserinden adını duyduğu ve orada Mesnevî’sinden alınmış küçük küçük parçalarını okuyup hayran kaldığı Mevlânâ’ya kaptırıyor gönlünü.

İlerlemiş yaşına rağmen, sırf Mesnevî’yi yazıldığı dilde okuyup anlayabilmek için, büyük bir azim ve şevkle Farsça öğrenmeye başlar. Üç sene kurslara devam eder ve öğrenir.

Tabiî Mevlâna, kendisini İslâm’a doğru sürükler. Sık sık “Müslüman olmalıyım, olmam gerekir.” kararına varır, ama hemen ardından şüpheler, tereddütler içinde kıvranmaya başlar.

O günlerini kendi ağzından dinleyelim:

“Din değiştirmenin o kadar basit olduğunu zannetmeyin. Ne de olsa aklıma bir yığın sorular geldi. Kendi kendime İslâm’a hayran kalmak güzel de, insan gömlek değiştirir gibi din değiştiremez ki dedim. Hem sonra belki de Hristiyanlık hakkında sadece yüksek sosyeteden, çok aristokrat ve elit tabakadan bir ailenin çok genç bir kızının edinebileceği bir bilgiye sahiptim. Kendi kendime Hristiyanlar aptal değiller ya, belki de ben her şeyi tersinden anlamışımdır dedim. Ve sırf dürüstlük endişesiyle, kesin kararımı vermezden önce, üç senemi İncil metinlerinin yorumlanmasına (tefsire) harcadım.

“Paris’teki Sorbon (Sorbonne) Üniversitesi’ne gittim ve Oskar Külman (Oscar Culmann)’ın tefsir derslerine devam ettim. Kendisi olabildiğince dürüsttü ve Grekçe’yi çok iyi biliyordu. İnciller üzerinde kelime kelime çalıştık, hem de bunu üç sene boyunca yaptık.”

Bu üç sene sonunda vardığı nokta, daha önce vardığı noktayı çürütmez, aksine perçinleştirir.

Hristiyanlığın kendisini tatmin etmesinin imkânsız olduğunu anlar. İslâm’a girmeye karar verir. Bu kararını son olarak, bir baba gibi sevip saydığı, Hallac-ı Mansur’un şiirlerini Fransızca’ya çevirmiş, dünyaca meşhur oryantalist Lui Masinyon (Louis Massignon)’a açar.

Kendisinden dinleyelim:

“Size söyledim: Tam anlamıyla bütün kalbimle karar vermek için üç yıl tefsir derslerine devam ettim. Hatta bir piskoposu ziyarete gittim. Kendisini hocam olarak kabul ettiğim Lui Masinyon (Louis Massignon), bana bir gün dedi ki:

“Sizin kendinize çizdiğiniz yol bu ise, İslâm’a girmenizi alkışlarım, fakat yine de adımınızı atmazdan önce, Strasbourg piskoposu dostum Monsenyör Nedonsel (Nedoncelle)’e gidip bir konuşsanız.”

“Masinyon (Massignon)’un bana söylediği her şey, benim için bir İncil kelâmı mesabesindeydi, bu yüzden onun dostunu görmeye gittim. Kendisi Anglikanlar ile Katolikleri uzlaştırmaya çalıştığı için yanına üstelik de seve seve gittim. Benim çok sevgili büyükannem Anglikan kökenli olduğundan onun bu çabası üstelik beni hayli de duygulandırdı.

“Derken bu piskoposun huzuruna çıktım. Beni büyük bir âlicenaplıkla karşıladı. Söylediklerimi can kulağıyla dinledi, sonra da bana şöyle dedi:

“Anlıyorum ki hakçası, siz Katolik olarak kalamazsınız, fakat madem büyükanneniz Anglikan’dı, niçin Protestan olmuyorsunuz? En azından bu, sizi Müslüman olmaktan daha az altüst edecektir.”

“Kendisine kalbimden kopan bir çığlıkla cevap verdim; sizler bilirsiniz bu şeyleri, bunlar böyle söylenir, çünkü o sözler içinizden fışkırırlar ve sizin en derin düşüncenizi bütün hakikatiyle dışa vururlar. Onun için, ‘Fakat Monsenyör, bu işin kolayına kaçmak olur!’ diye haykırdım. Uzun uzun yüzüme baktı ve bana ‘Anlıyorum. Haklısınız. Nasıl isterseniz öyle yapın.’ dedi.”

Artık iyice bunalmıştır. Aklı ile gönlü şiddetli bir mücadele hâlindedir. Müslüman olmalı mıdır, olmamalı mıdır? Ruhu iyiden iyiye daralmışken, bir gece yatağına yatmazdan önce gözyaşları dökerek şöyle yakarır: “Yâ Rabbî! Bunca zamandır, Senin sahih olan dinini bulmak için elimden geleni yaptım. Bunun en büyük şâhidi Sensin! Ne olur artık bana, beni Sana götürecek yolu göster!”

Evet, bu meâlde dua eder ve yatağına uzanır. Rüyasında, kendisini ölmüş ve mezara konmuş olarak görür. Yukarıdan kendi kabrini seyrederken baş ucunda bir mezar taşı farkeder. Yaklaşıp bakar. Orada Arap harfleriyle “Havva” yazısını okur. Bu sırada kulağına hâtiften gelen bir ses, “İşte burası senin mezarın! Sen Müslüman olarak öleceksin!” der.

Eva Hanım, altı yıl süren ciddî çabasının sonucunda Allah’ın yardımını hak eder ve hem kendi gayreti, hem de o gayretin ardından gelen ilâhî inayetle hidayete erer. Çok sevdiği Mevlânâ’sının dini olan İslâm ile müşerref olur.

Fransa’da Havva (Eva) Hanım’ın adı öylesine yaygın ve öylesine meşhur ki şimdi bu ülkedeki Fransız Müslümanlar Havva adıyla bir dergi çıkarmaya bile başladılar. İlk sayısında da Havva (Eva) Hanım’dan uzun uzun bahsettiler.

Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitrey-Meyeroviç) Hanımefendi’nin nasıl Müslüman olduğuna, bu uğurda nasıl emek harcadığına bakıyorum da, sizlerin bilmem ama benim kendimin “bedavacı” Müslüman olduğum ortaya çıkıyor. Müslümanlığımın ister istemez taklitçiliğe kaçtığı kaygısı uyanıyor zihnimde. Alın teri dökmeden, fikrî çaba göstermeden; ailemin, çevremin, toplumumun Müslüman olduğu için, “emeksiz, zahmetsiz” Müslüman oluverdiğim düşüncesine kaptırıyorum kendimi.

Dilerim Rabbim, benim bu taklidî imanımı, Havva Hanımınki gibi, tahkikî imana çevrilmiş hâlde kabul eder.