Anlamaya çalışıyorum: “İnsanı baştan çıkaracak bir şeyden yakayı kurtarmanın biricik yolu, buna boyun eğmektir.” diyen Oscar Wilde ne kadar haklı?
Arzularını boğdurmayıp zehirlenmekten kurtulanlar, ‘günah’a girmekle, ‘günah’la alâkalarını kesmiş mi oluyorlar?
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
— Atillâ İlhan
Kendini önüne geçilemeyen bir karmaşanın kollarına bırakmış kent yanıbaşımda uzanıyor. Saat gecenin iki buçuğu... Kordonboyu’nca uzanan körfezin kıyısına yerleştirilen bankların birinde oturuyorum. Gecenin on ikisine kadar uzanan bir toplantının sonrasında beni eve götürecek son otobüsü kaçırdığım için buradayım. Hayır bu gece eve gitmeyeceğim, daha doğrusu gidemiyorum.
Bir Cumartesi gecesi... Kent sokağa dökülmüş... Hafta boyunca üzerine sinen gerilimden sıyrılan insanlar kendini eğlencenin ve rehavetin içine bırakmış... Bir bahar gecesi nasılsa, işte öyle bir gece... Gökte tek bir bulut görünmüyor. Yıldızlar net seçiliyor... Bahar kokusu var havada...
Hafif esen rüzgar, çok uzak kıyılardan, dağlardan, kaya diplerinden aşırdığı çiçek kokularını, denizin içinden geçirerek burnunuza taşıyor. İçlerine deniz kokusu sinmiş çiçek tozlarıyla hafiften hapşırıyorsunuz.
Yüzüm denize dönük... Karşıyaka’nın denize düşen ışıklarında su oyunları oynanıyor. Deniz, hafif bir rüzgarla dalgalanan başakların görüntüsünü veriyor.
Yalnız değilim... Serin bir havada gezintiye çıkan büyük küçük gruplar dolaşıyor kordonboyunda. Kızlardan oluşan bir topluluk yanımdan şarkı söyleyerek geçiyor. Kaygısızca...
Beden böyle bir gecede baştan aşağı diriliyor; kendisine içkin ne kadar açlık varsa doyurulmayı dayatıyor. Sınırlar direniyor amma, ikna edemiyorlar; yasak meyva, kışkırtıcı renkler içinde ona bakışlar fırlatıyor.
Korunaklar tam anlamıyla çatırdıyor. Nefs memnu meyvaya doğru seyirtiyor. Ancak bir şeyler bedeni rahat bırakmıyor; beden, kendisine seslenen şeyle ‘günah’ arasında gidip geliyor. Vazgeçilemeyen iki şeyin çakışması bedende gerilim oluşturuyor. Rahatsız oluyorum...
Oturduğum yere çok yakın bir yerde, arkam sıra dizilen barlardan müzik sesi geliyor. Söylenen şarkılara eşlik eden kalabalıktan yayılan uğultu ortalığı kaplıyor. İnsanlar şen şakrak... Boşalan şişelerde, hafiften terlemeye başlayan tenlerde, kaygılardan soyunmuş mekânlarda.. kışkırtılmış arzuların tatminine çalışılıyor. Parlatılan hazların göbeğinde kıvrım kıvrım dolaşan insanlar, derin bir açlıkla nesnelere yanaşıyorlar. Hiçbir şey onları engellemiyor, ya da şöyle; bunların, tutku ve hazlarına sınır koyacak kaygıları yok! Birileri gibi, arzularına sınır koymuyorlar; Oscar Wilde’ın ifadesiyle, hazlarını boğdurup kendilerini zehirlemiyorlar. Öyle diyordu İngiliz yazar: “Boğmaya çalıştığımız her arzu dimağa yerleşip kalır ve bizi zehirler.”
Uzun bir zaman, oturduğum yerden kalkamıyorum; yasak meyvayı, günahı, kendimi, kaygılarımı.. düşünüyorum.
Biraz sonra, yirmi dört saat açık olan bir büfeyi çalıştıran dostumun yanına gidiyorum. Kordonboyu’nda dizginsiz yaşanan hayatın dalgaları oralara kadar geliyor. Bir barda müzisyenlik yapan birinden hayat hikayesini dinliyorum.
Alkolün müsade ettiği kadarıyla...
Saat sabahın dördünü geçtiğinde, geceyi bitiren barlardan titrek bir insan kalabalığı dökülüyor ortalığa. Boşaltılan şişelerin gözlere, bedenlere kattığı o sarhoşluk hali, sabahın serinliğinde dağılmaya yüz tutuyor.
Eğlencenin göbeğinde bitirilen gecenin telvesi, yüzlerde derin bir boşluk oluyor.
Sadece anlamaya çalışıyorum: “İnsanı baştan çıkaracak bir şeyden yakayı kurtarmanın biricik yolu, buna boyun eğmektir.” diyen Oscar Wilde ne kadar haklı? Arzularını boğdurmayıp zehirlenmekten kurtulanlar, ‘günah’a girmekle, ‘günah’la alâkalarını kesmiş mi oluyorlar? Her ‘günah’ sonrasında içine düşülen o derin boşluk, ‘daha büyük günah’larla doldurulmaya çalışılmaz mı?
Biliyorum, serazâd bir hayatın içinde gün geçirenlerin ‘günah’ diye bir kaygıları olmaz, ancak inançların olumsuzladığı fiilleri kaygısızca işleyenlerin yüzünde, o sabah, ‘temizlenme’yi de göremedim. Oysa Oscar Wilde, “Vücut bir defa günaha girer ve günaha girmekle de onunla alâkasını kesmiş olur. Çünkü fiil, temizlenme alâmetidir.” diyordu. Ama ben bir gece boyu bu yüzlerden bunu değil, başka şeyler okudum: Artan mutsuzluğu... Biraz daha azan sussuzluğu... Büyüyen hiçliği... Koyu bir renk alan hüznü... Ve aşırılığa seyirten arzuları...
Şunu demeye çalışıyorum: İster ‘günah’ı merkeze alan olalım isterse almayan, farketmiyor. Dünyeviliğimizle tattığımız her haz, ‘bir şey’e olan açlığımızı biraz daha azdırıyor.
