64 Yazı Ayten Yadigâr

Yazar Profili »

Eğitim Şart

Eylül 2015, 465 93 Görüntülenme Eklenme Tarih: 24 Mart 2020 18:04 Ayten Yadigâr

 

İnsan ve toplum kalitesinin yükseltilmesinin yolu eğitimden geçer gerçeğini mizahi bir üslupla önümüze koyan reklâm filmini hatırlayacaksınız. Kaçak cips üretimi yaparken yakalanan reklâm filmi karakteri elleri kelepçeli vaziyette götürülürken etrafını saran insanlara iki kelimeden oluşan şu özlü mesajı veriyordu hani: “Eğitim şart!”

Çeşitli suçlardan haber bültenlerine konu olan kimselerin de kendilerine yöneltilen kameralara aynı ifadeyle seslendiklerine sık sık şahit olmaktayız. Eğitimle ilgili resmi, gayri resmi birçok toplantı veya etkinlik vesilesiyle de aynı gerçek dile getirilmektedir. Zorunlu eğitim süresinin uzatılması, eğitimde teknoloji desteğinin artırılması, sınav sistemi ile ilgili yeni düzenlemeler gibi uygulamalar da bu düşünceden hareketle atılmış adımlar. Gelin görün ki eğitim alanında sorunlar bitmek bilmiyor.

İdareciler, öğretmenler, veliler, öğrenciler eğitim dünyasının birbiri ile etkileşim halinde olan unsurları. Eğitim sistemiyle ilgili sorunlar bu kesimleri karşı karşıya getiriyor çoğu kez. İdareciler fiziki şartların iyileştirilmesi konusunda maddi desteğe ihtiyaç duyuyor. Veliler çocuklarının iyi bir eğitim öğretim ortamında başarılı bir yıl geçirmeleri beklentisi içindeler. Atamalar, özlük hakları ve çalışma şartları konularında eğitimciler kendilerine kulak verilmesini istiyorlar.

Öğrencilere gelince… Büyüklerin onca masraf yaptıktan sonra kendilerinden başarı beklediği çocuklar, bir yandan bu beklentilere cevap verme, diğer yandan kendilerini ve hayatı anlama telaşı içindeler. Çok hızlı değişim süreçlerinden geçtiğimiz günümüzde her şeyden çok dinlenmeye ihtiyaçları var. Yeterince dinlenilmemenin acısını da davranış bozuklukları sergileyerek çıkarıyorlar herkesten. Eğitimin birbiriyle etkileşim halinde olan bu unsurları herhangi bir şikayet ve memnuniyetsizlik söz konusu olduğunda kendilerinin haklılığı diğerlerinin haksızlığı üzerinden bir üslup takınabiliyorlar. Böyle olunca insan kalitesini yükselterek hayatı anlamlı kılıp bir düzen getirmesi gereken eğitim, kendi başına bir sorun alanı olarak karşımıza çıkıyor.

Toplum olarak, karşılaştığımız sorunları makro temelde kategorize etme eğilimindeyiz. Ekonomik, sosyal, siyasi sorunlar gibi. Oysa bunların hepsi özellikle de eğitim alanında sorun yaşayan tüm kesimlerin “insan” ortak paydasında buluştukları gerçeğini düşündüğümüzde, asıl meselenin “insana dair” ve “insanla ilgili” olduğunu söyleyebiliriz.

Eğitim insan davranışlarında olumlu yönde değişiklik meydana getirme süreci olarak tanımlanıyor. Bilgi sahibi olduğumuz şeyler hayata geçiriliyorsa, başka bir deyişle teorik bilgi bizde hayat buluyorsa eğitim gerçekleşmiş oluyor. O halde eğitimi sadece kurumlarda gerçekleşen bir olgu olarak ele almamalı, insanoğlunun hayata hazırlandığı aile kurumunun bu süreçteki önemine dikkat çekilmeli.

Çocuklar hayata dair ilk öğrenmelerini aile ortamında ediniyorlar ve kurumsal eğitime dâhil olana kadar geçen sürede kişiliklerinin büyük bir bölümünü tamamlamış oluyorlar. Yani “Hayat Bilgisi” dersi sandığımızdan çok daha önceleri başlıyor. Doğdukları andan itibaren alıcılarını harekete geçirerek çok farklı yollarla öğrenmeye başlıyorlar. Taklit ederek, sorular sorarak, bıkmadan usanmadan denemeler yaparak içine doğdukları hayatı tanımaya çalışıyorlar.

O halde anne babalar olarak kendimize şu soruları sormamız gerekiyor. Çocuklarımız nasıl bir hayatın içine doğdular? Yaşantımızla konuşmalarımızla onlara nasıl bir hayat tasavvuru kazandırdık? Hitap tarzımız, zamanı kullanma şeklimiz, alışkanlıklarımız, ilişkilerimiz, sorun çözme yöntemimizle nasıl bir model sergiledik bizi pür dikkat izleyen çocuklarımıza? “Şimdi okullu olduk” şarkısını söyleyinceye kadar bizimle hangi nağmeleri terennüm ettiler hayata dair? Aşkın olanla bağını her dem taze tutmaya çalışan ve hayat karşısında hayretini yitirmemiş anne babalar mı olduk? Sebepler perdesine takılıp kendi kendine kaldıramayacağı yükler yükleyen ve hayatın gerçek tadı olan imanî bakış açısından mahrum olunca, suni tatlandırıcılar peşinde ömrünü heba edenlerden mi? Yetişkinler eliyle sıradanlığa mahkûm edilen bir hayat nimetinin, yeni nesillerce anlamlı ve coşkulu bir şekilde yaşanması nasıl beklenebilir?

Çocuklar hayatın kodlarını çoğu kez davranışlarımızı gözlemleyerek ve konuşmalarımıza kulak vererek öğreniyorlar. Aile okulunun “Hayat Bilgisi” dersi biz farkında olmasak da devreye girmiş oluyor anlayacağınız. Hayatın getirip götürdükleri karşısında takındığımız tutumlarımızı belirleyen, konuşmalarımızda kullandığımız kelime ve kavramları besleyen kaynak bu nedenle önemli.

İletişim çağında medyanın insan davranışları üzerinde çok etkili olduğu hepimizce malum. Çocuklar da okul hayatından çok önce medyanın bilgi ve görüntü bombardımanına maruz kalıyorlar. Bu kanalla sunulan hayat karelerine bir bakalım mesela. Çocuk artık Yaratan’dan bir emanet ve ikram değil; yapılan, dolayısıyla üzerinde sonuna kadar tasarruf yetkisine sahip olunan bir şey. Kendisiyle başarılı veya başarısız addedileceğiniz bir proje. Büyük ölçüde dünyevi kıstaslara vurularak yapılacak bir değerlendirme sonucu bu. Düşük tehlikesi veya erken doğum nedeniyle yaşanan ölüm riski karşısında da şuna benzer ifadeler telaffuz ediliyor: “Çok direndi. Hayata sımsıkı tutundu. Vazgeçmedi. O bir savaşçı!” Yine ölümcül hastalıklarla sınanan insanlara imtihan boyutu göz ardı edilerek “Diren. Bunu yeneceksin. Başaracaksın. Mücadeleden vazgeçmek yok” telkinleri yapılıyor. İnsanla başlayıp insanla bittiği sanılan bir hayat tasavvurunun dildeki yansımaları değil midir tüm bunlar? Ya alkışlar eşliğinde kaldırılan cenazeler, fondan hafifçe yükselen enstrümantal müzik eşliğinde yıldızlara uğurlandığı düşünülen mevta ile ilgili anıların anlatıldığı ve dini ritüellerin sadece din görevleri olarak addedilen kişilerce yerine getirildiği cenaze törenlerine tanık olan çocuklarda nasıl bir ölüm tasavvuru oluşur? İnsanların üzüntü veya sevinçlerine içki kadehlerinin eşlik ettiği diziler aracılığıyla alkol tüketimi gün be gün zihinlerde normalleştirilirken, okul döneminde gerçekleştirilen Yeşilay Haftası etkinliklerinden ne umabiliriz ki? Reklâmlarda sıkça kullanılan “İstediğini yap,” “Düşlerini erteleme,” “Sakın hız kesme,” “Göster kendini” gibi sloganlar eliyle bencil, sabırsız ve dışa odaklı olmanın teşvik edildiğinin farkında mıyız?

Hız ve hazla örülü bir hayata koşulan çocuklardan hayatın bir parçası olan kurumsal eğitime sıra geldiğinde yüz seksen derecelik bir dönüş yapmalarını bekleyen yetişkinler durup düşünmeliler. Eğitimle kazandırılmak istenen tutum ve davranışlar, içine doğulan hayatın neresinde yer alıyor? Yeni nesil inşa olurken, insan ve insana dair değerlerin yaşatıldığı bir toplum hayatı mı sunuyoruz onlara,  yoksa maddiyatın ve değersizliğin kol gezdiği kaygan bir zemine mi terk ediyoruz onları? Tüketim toplumunun doğal yansımalarından eğitim de payını alıyor ister istemez. O halde insan odaklı ve toplumu tüm kesimleriyle kucaklayan bütüncül bir eğitim anlayışına ihtiyaç var. Bu temel mesele halledildiğinde ondan neşet eden yüzeyde boğuşup durduğumuz meseleler de halledilmiş olacaktır.

Evet, “eğitim şart!” Ancak sadece kurumlarda gerçekleşen bir olgu olarak değil, başta aileler olmak üzere toplumun tüm kesimlerinin işbirliği ve dayanışma halinde el verdikleri bir süreç olarak.

 

 



YAZARIN DİĞER YAZILARI

Hem “Uzaktan Eğitim” Hem “Yakından Eğitim”

Farklı bir hayat tecrübesinin içinden geçiyoruz bir süredir. Hem fertler hem kurumlar düzeyinde… Gözle görülmeyen bir virüs nedeniyle tüm dünyada hayatın akışı değişti malumunuz.

Devamı »

Kutlu Ay Ramazan

Ramazan, “kuluna şahdamarından yakın” olduğunu bildiren Âlemlerin Rabbi’nin rahmet tecellileri ile dopdolu, günlük hayatın koşturmalarından yorgun düşmüş yürekler için bir dinlenme ve arınma imkânı sunan kutlu bir zaman dilimi.

Devamı »

Zeytin Ağaçları ve Mülteci Kampları

Zeytin ağacı… Kutsallığın, bolluğun, adaletin, sağlığın, zaferin, refahın ve bilgeliğin sembolü… İnsanlık için en önemli erdem ve değerlerin simgesi bir başka deyişle.

Devamı »

Çocukluğa Dair

Bir çocuğun kendini tanıma ve hayatı anlama yolunda ilk basamakları tırmanırken bunca sayısal değere ihtiyacı yok aslında. Onun en büyük ihtiyacı sevgi, ilgi ve şefkatle yoğrulduğu, kabul gördüğü, kendini güvende hissettiği bir aile ortamı. Hangi sayısal büyüklük onun bu ihtiyacına cevap verebilir ki? Evin oda sayısı mı? Kendine ait odasının son moda eşyalarla dekore edilmiş olması mı? Pahalı giysi ve oyuncaklar mı? Ona anne baba hasreti çektirerek kazanılan yüksek kazançlar mı?..

Devamı »