24 Yazı Metin Karabaşoğlu

Yazar Profili »

Çokluk Ve Ölüm

Nisan 2013, 436 169 Görüntülenme Eklenme Tarih: 21 Nisan 2020 16:52 Metin Karabaşoğlu

 

Aslolan niteliktir. Bir milyon yalanın, tek bir doğru kadar değeri yoktur. En küçük baki hakikat, en büyük fani gerçeklikten sonsuz derece daha büyüktür. Niceliğin, niteliğe nisbetle hiçbir önemi yoktur.

Bu gerçekleri bize öğreten o kadar âyete, onca hadise ve o kadar çok hadiseye rağmen, yine de ‘niceliğin egemenliği’ne maruz halde yaşıyor insanoğlu. Aile, sülâle, şehir, şirket, toplum, millet; insanların birarada olduğu hangi ortama bakarsak bakalım, nice hayatları neredeyse sadece sayılar belirliyor.

Aylık geliriyle, haftalık harcama miktarıyla, arabasına verdiği parayla, evinin kaç para ettiğiyle, kaç evinin olduğuyla, gömleğini kaç liraya aldığıyla, kaç elbisesi olduğuyla, hangi dereceyle mezun olduğuyla, çocuğunun sınıfta kaçıncı olduğuyla, sınavda kaç puan aldığıyla… övünen insanlar dolaşıyor etrafımızda. Nice insanın aklını ve gönlünü, gözünü asla doyuramayan sayılar dolduruyor.

Hele postmodern zamanlarda, bu sayılara yepyeni unsurların daha eklendiğini görüyoruz: Facebook’ta kaç beğeneni, twitter’da kaç takipçisi var? Duvara yazdığı son yazı kaç beğeni aldı, son twiti kaç rt’ye ulaştı? Kitabının baskı sayısı, programının reytingi ne? Kimi geçmiş, kimlerden geri kalmış?

Aynı şekilde, nice aile, sayılar üzerinden birbiriyle yarışıyor. Sayılara bakarak kendini değerli veya değersiz, önemli veya önemsiz, güçlü veya zayıf buluyor aileler.

Şirketlerin kalitesi de sayılarla ölçülüyor. Hak yiyip yemediği, sözünde durup durmadığı, harama bulaşıp bulaşmadığı, sattığı ürünün insanların hayrına olup olmadığı dikkate alınmadan; ne kadar ciro yaptığı, ne kâr ettiği, cirosunu ve kârını artırıp artırmadığı üzerinden ‘değer’lendirmeler yapılıyor.

Benzer şekilde, toplumların ve milletlerin, kendilerini ‘sayı’larla tarif ettiğini görüyoruz. Ne kadar nüfus barındırdığı, tarihte kaç devlet kurduğu, kişi başına düşen millî gelirinin ne olduğu, kaç turist çektiği... derken, yine sayılar çıkıyor karşımıza.

Sonuç?

Sonuçta, niceliğin egemenliğine maruz halde, herkes elindeki rakamı artırmak istiyor. Birden bine, binden milyona, milyondan milyara derken, fertlerden toplumlara, ailelerden milletlere, insanın olduğu her alanda bitmek bilmez bir çokluk yarışı var. Bir şarkının sözlerine yansıdığı üzere, ‘fakir adam zengin, zengin adam kral olmak istiyor.’ Ama yine bu şarkıda söylendiği üzere, bütün dünyayı ele geçirene kadar, ‘kral’ da mutlu olamıyor. Dünyayı ele geçirmeye muktedir olanı da mutluluk bekliyor değil; ya henüz hayattayken yahut ölümüyle, o dünya muhakkak kayıp gidiyor ellerinden…

Sözün kısası, insanların, ailelerin, şirketlerin, toplumların ve milletlerin bütün mesailerini dolduran ‘sayılar,’ son tahlilde sıfır çarpanlı bir ‘ölüm’le yüzyüze gelip sıfıra iniveriyor!

Bu, apaçık bir gerçek. Ama bu dünyaya endeksli bütün sayıları sıfırlayan ölüm gerçeğine rağmen, sonu sıfırla bitecek rakam yarışına her gün birileri daha ekleniyor. Kendisini çokluk üzerinden gerçekleştireceği vehmi o kadar güçlü ve çokluk üzerinden ürettiği övünme o kadar cazibeli ki, insanın yüzünü bu çokluk yarışından Hakikate döndürmek için, Kur’ân âyetleriyle onu tekrar tekrar uyarıyor:

 

“Mallar ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Bâkîleşecek faydalı işler ise, en iyi şekilde mükâfatlandırılacak şeyler onlardır ve kendilerinden birşey umulma bakımından en hayırlısı da onlardır.” (Bkz. Kehf sûresi, 17: 46)

“Dünya hayatı, eğlence ve oyundan başka birşey değildir. Ve şüphesiz ahiret yurdu ise, gerçek canlı orasıdır. Keşke bilmiş olsalardı.” (Ankebût sûresi, 29:64)

“Dünya hayatı bir oyun, bir oyalanma, bir süs, aranızda bir övünme ve mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibarettir. Bir yağmur misali gibi ki, otu rençberleri imrendirir; sonra heyecana gelir, sonra bir de görürsün ki sararmıştır, sonra da çer-çöp oluverir!” (Bkz. Hadîd sûresi, 57:20)

 

Böylesi nice âyetin yanısıra, insanı bu gerçeğe uyandırmak üzere, ‘çoklukla oyalanma’ya adanmış müstakil bir sûre de indirmiştir âlemler Rabbi:

 

“Çoklukla övünmeniz, sizi alıkoydu. Nihayet kabirlere vardınız. Hayır! İleride bileceksiniz. Hayır, sonra yine bileceksiniz. Gerçekten, kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız, cehennemi görmüş olurdunuz. Sonra onu aynelyakîn göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” (Bkz. Tekâsür sûresi, 102:1-8)

 

Kur’ân’ın kısa sûreleri, insanın her daim hâfızasında, dolayısıyla hatırında, dolayısıyla aklında tutması gereken hakikatlerin bir fihristesi niteliğinde ise eğer, bu kısa sûrelerden birinin ‘tekâsür’ adını taşıması, yani ‘çoklukla övünme’ye dair olması elbette manidardır. Çokluk ki, bir, iki, üç, dört, bin, binbir, bir milyon, bir milyon bir derken, uzar gider gibi görünür; ama muhakkak bir sayıda bitiverir. Sonu sonsuzluğa ulaşmaz hiçbir sayının. Ama o birbiri ardınca diziliş, biri bitince bir sonrakinin gelişi akıp giden hayatın içinde insanı aldatır ve yaşadığı hayatın hem sayıları aşan bir amacı, hem de bir ‘limiti’ olduğunu unutturur. Kur’ân-ı Hakîm, bu aldanış ve unutuşa karşı ‘Tekâsür’ sûresiyle her daim akılda tutmak üzere bizi uyarır işte. Ve bu sûrenin, insanların ve toplumların hayatını dolduran o sayıların aslında ne kadar da kısa olduğunu gösteren şu iki âyeti, ne kadar da beliğdir:

 

“Çoklukla övünmeniz, sizi alıkoydu. Nihayet kabirlere vardınız.”

 

Bütün o sayılar, o kadar küçük, o kadar kısadır işte. Sekiz, seksen, bin, milyon, milyar, katrilyon... hangi alanda hangi sayıyla oyalandığınız farketmez; sekiz de ölüme varır, seksen de, seksen katrilyon da. Hayatın, çoklukla oyalanmaktan öte bir anlamı olduğunu farketen, bu ‘limit’li hayatı Sözü sayıya boğdurmadan yaşar. Ne Elest Bezminde âlemler Rabbine verdiği sözü çiğner, ne Rabbinin insanı hakikatle buluşturan Ezelî Kelâmını. Hayatı çoklukla anlamlandıran ise apaçık bir hüsrandadır: Doğar, sayar ve ölür!

Saygınlığı sayıda arayan her insanın vazgeçilmez akıbetidir bu: Doğar, sayar ve ölür!

Bu belâgat incisi sûre, o kadar çok oyalayan sayıların akıbetini bu kadar az ve bu kadar kısa iki cümleye sığdırmakla, ‘sözü çoğaltmadan,’ dersini verir:

 

“Çoklukla övünmeniz, sizi alıkoydu. Nihayet kabirlere vardınız.”

 

Hepi topu, işte budur. 1 hakikate dayanmıyorsa, bu dünyada edinilmiş en büyük sayılar bile sıfırla çarpılacaktır. Bu dünyada övünülen bütün rakamlar, nihayet kabirlere varıldığında, anlamsızlaşacaktır.

O halde mesele, ölüm gerçeğinin ışığında, yatırımını neye yapacağını bilmek, elindeki ömür sermayesini ve bütün insanî donanımlarını ‘kabirlere varıldığında’ da anlamını koruyacak bir mecrada kullanabilmektir. Bu dünyaya çoklukla övünmek, sayılarla oyalanmak için gönderilmediğini, daha bu dünyada iken bilebilmektir. Vakitlice, bu dünyada bunu bilemeyen, bu gerçeği, gecikmiş, iş işten geçmiş halde bilecektir:

 

 “Çoklukla övünmeniz, sizi alıkoydu. Nihayet kabirlere vardınız. Hayır! İleride bileceksiniz. Hayır, sonra yine bileceksiniz.”

 

Doğrudur; burada ‘ilmelyakîn’ bilemeyen, orada önce aynelyakîn, sonra hakkalyakîn bilecektir. Ama aslolan, ölünce herkesin göreceği gerçeği, ölmeden görmek, hayatını buna göre kurabilmektir. Sayılarla oyalanıp çoklukla övüne övüne bu hayatı yaşayıp nihayet kabir kapısına varan bir insan, peşine düşmesi gereken asıl cevabı ve amacı Münker ile Nekir “Men Rabbüke?” diye sorduktan sonra öğrenmiş olsa, bunun ona ne yararı olabilir? Keza, kabirlerden çıkarılıp Hesap Gününe ulaştığında, bunu bir kez daha öğrenmiş olmak, ömür sermayesini çoklukla oyalanarak harcamış insana artık ne kazandırır?

Aslolan, ne kabre vardığında, ne diriltilip kabirlerden çıkarıldığında değil, henüz bu dünyada iken bunu ilmelyakîn bilebilmektir. Dünyanın faniliğini, bu dünyada kalmaya mahkûm her türden çabanın ve her büyüklükte sayının hiçliğini bu dünyada görebilen, çoklukla övünmenin bir ateş çukuruna kendini itmekten öte birşey olmadığını daha bu dünyada iken yakinen bilir:

 

“Gerçekten, kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız, cehennemi görmüş olurdunuz.”

 

Nitekim, bu dünyada bunu ilmelyakîn bilen ve gören insan, dünya hayatını ona göre yaşar. Nicelikle oyalanacağı yerde, niteliğe yüzünü döner. Bu dünyada, ölüm karşısında anlamını yitiren sayılarla uğraşmaz. Niteliği niceliğe, hakikati sayılara, bekayı fenaya, ahireti dünyaya, mânâyı maddeye, ruhu cesede boğdurmaz; bütün o donanımları yakıp yandırmaz.

Bilakis, niceliği niteliğin, dünyayı ahiretin, maddeyi mananın, cesedi ruhun, sayıları hakikatin hizmetine verir. Fani olanı, beka yolunda istihdam eder.

Değilse, bu dünyada bilemediğini, insan yine de bilecektir. Ama hiçbir sayıdan kâr edemediği, zira hiçbir sayının kâr etmediği bir günde:

 

“Sonra onu aynelyakîn göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden sorguya çekileceksiniz.”

 

O halde mesele, ‘ölmeden önce ölmek,’ çoklukla oyalanmanın varıp dayandığı cehennemi orada gözüyle görmeden burada aklıyla görmektir.

Orada görmeden buraya aklıyla görmenin birinci emaresi ise, en başta, sayılan her bir şeyin gerçekte birer ‘nimet’ olduğunu bilmektir. Elinde olanı veya üzerinde bulunanı nimet olarak bilen kişi, birbiriyle bağlantılı birçok gerçeğin farkındadır. Nimet bilgisi, en başta, kendisini sahiplik iddiasından alıkoyar; in’âmı, yani ‘nimetlendirilme’ fiilini gösterir ve o nimeti veren Mün’im’e bizi götürür. Mün’im’i bilmek, nimetin asıl sahibini bilmek demektir. Mülkün asıl sahibi olan Mün’im-i Hakikîyi böylece bilmek ise, “Mülk O’nundur, hamd O’nundur, hüküm de O’nundur” hükmünce, bizi o nimetlere O’nun adına muhatap olmaya, övgüyü ve şükrü O’na tevdi etmeye götürür. Elindeki kendisine mâl eden o mal ile övünür. Elindekini Mâlikü’l-Mülk’e veren, o nimetin Sahibine hamd eder ve onu Sahibinin hükmüne ve rızasına uygun şekilde kullanır. Zira bilir ki, her nimetin bir ‘külfeti’ vardır. O külfet de, nimeti Sahibinin yolunda kullanmadığı, hele ki kendine mâl edip O’nun sair kullarına karşı böbürlenmek için kullandığı takdirde, o nimetten dolayı sorgulanmaktır! Her nimet, bir imtihandır. Nimetler hanesine eklenmiş her yeni unsurla, insanın önüne yeni bir ‘Yolunda ve yerinde mi kullandın? Şükrünü eda ettin mi?’ sorgusu daha çıkmaktadır.

Sözün kısası, nimeti bilen şükür devşirir, nimeti kendinden bilen böbürlenme ve gurur. Nimeti bilen, şükrünü eda etmenin, verileni Verenin yolunda kullanmanın derdine düşer; nimeti nimet bilmeyen, böbürlendiği şeylerin sayısını artırmanın.

Sonuçta, tek bir kazanan vardır: bu dünyada yaptıkları, kabre ve ötesine geçtiğinde de bir anlam taşıyanlar… Bu dünyada saydıklarını değil, şükrünü artıranlar… Çoklukla övünmek ne kelime; şükrünü dahi bir nimet bilerek, onunla dahi övünmeye kalkışmayanlar…

 

 


Nisan 2013, 436 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Ruh Bakımı 2 / Hayat İnsandan Ne İster?

Var mısınız ruh bakımına? Hemen. Şimdi. Sürekli...

Devamı »

Ruh Bakımı

O sokaktan geçip o yokuşu adımladığım ilk günün üzerinden günler, aylar ve yıllardan öte, onyıllar geçmişti. Yirmi küsur yıl aradan sonra bir kez daha adımladığım o sokakta onca yıldır görmeye hep alışık olduğum dükkânlarda, daha önce göremediğim şeylerin öne çıktığını ilk o gün farkedecektim.

Devamı »

Her Şey Güzeldir; Çirkinlik Bile!

Etrafında gördüğü her şey için, insan, ikili bir ayrım yapar durur. Güzel-çirkin diye ayırır önce. Sonra, ‘güzel’in veya ‘çirkin’in içinde de bir ayrım yapar. Meselâ, güzel diye ayırdıkları içerisinde sadece ‘güzel’ dedikleri de vardır, ‘daha güzel’ buldukları, ‘çok güzel’ dedikleri ve ‘en güzeli’ olarak seçtikleri. ‘Çirkin’ dedikleri için de benzer bir derecelendirme yapar insan.

Devamı »

Göremediğimiz Mucizeler

Alışkanlık perdesiyle körleşen bir göz, hepsi bir kudret mucizesi olan mevcutlara sıradan şeyler imiş gibi bakar. Bu yüzden, bırakın her şeye bir mucize olarak bakmayı, en büyük mucizeleri bile akıldan uzak görür ve inkâra kalkışır.

Devamı »