28 Yazı Tarık Uslu

Yazar Profili »

Ay, Tam Olması Gerektiği Gibi

Nisan 2011, 412 64 Görüntülenme Eklenme Tarih: 21 Eylül 2020 14:35 Tarık Uslu

 

“...aydınlık ve nurlu bir ay vareden (Allah) ne yücedir.”

— Furkan, 61.

 

AY OLSAYDI DA, şimdikinden biraz daha büyük; ya da biraz daha küçük olsaydı?

Dünya’ya daha yakın ya da daha uzak olsaydı?

Dünya’nın etrafında daha farklı bir konumda ve daha farklı bir hızda dönseydi?

Kendi etrafındaki dönüşü de şimdikinden farklı olsaydı?

Tüm bu sorulara cevap verdiğimizde, biricik uydumuz Ay’ın, Dünyamızın yörüngesine özel olarak oturtulduğunu anlayacaksınız.

Güneş sistemindeki bazı gezegenlerin hiç uydusu yoktur. Merkür ve Venüs’ün mesela...

Diğer gezegenlerin ise birden fazla uyduları vardır: Neptün’ün 13, Uranüs’ün 27, Satürn’ün 30, Jüpiter’in ise 60 kadar uydusu vardır. Bir tane uydusu olan bir tane gezegen vardır. O da, Dünya’dır.

Ay’ın çapı, Dünya’nın çapının dörtte biri kadardır. Bu öteki gezegenler ve onların uydularıyla kıyaslandığında, oldukça büyük bir orandır. Yani Güneş sisteminde, gezegenine oranla en büyük uydu Ay’dır.

Ay’ın kendi başına bir ışık kaynağı olmadığı, Güneş’ten gelen ışınları yansıttığı artık herkesin bildiği bir şey. Eğer Ay ışık saçan bir cisim olsaydı, gece diye bir şeyi hiç göremezdik. Ay’ın güneşten alıp yansıttığı ışık miktarı %7’dir. Yani Ay, Güneş’ten üzerine düşen ışığın sadece %7’sini yansıtır. Ay’ın bir yıl boyunca yansıttığı ışık miktarı, Güneş’in sadece 20 saniyedeki aydınlatma gücüne eşittir!

Eh, bir gece lambasının bundan daha çok ışık vermesine de gerek yok zaten!

Ay ile Dünya arasındaki uzaklık 384.000 kilometre kadardır. Bu mesafe, Dünya’nın çapının 30 katı kadardır. Yani Ay ile dünya arasına 29 tane Dünya sığdırabilirsiniz! Ay’daki yer çekimi Dünya’dakinden 6 kat daha azdır. Bu yüzden Ay’a giden astronotlar hoplaya zıplaya yürümektedirler. Eğer sırıkla yüksek atlama yarışmaları Ay yüzeyinde yapılacak olsa, atlayan bir atletin uzun süre yere düşmesini beklerdik… Çünkü burada 10 metre atlayan bir sporcu, Ay’da 60 metre atlayabilir...

Ay’ın bir atmosferi yoktur.

Bunun sebeplerinden bir tanesi de, hava tabakasını Ay çevresinde tutacak kadar güçlü bir yerçekiminin olmamasıdır. Atmosfer olmayınca, Güneş’ten gelen ışınların çarpıp yansıyacağı bir tabakadan mahrum kalan Ay’da, gökyüzü her zaman simsiyahtır.

Güneşin tam tepede olduğu vakitlerde Ay yüzeyinin sıcaklığı +135 dereceye varır. Ay’ın güneş görmeyen tarafında ise bu sıcaklık -170 derecelere kadar düşer.

Ay hakkında bilgi veren kitaplarda, Mare Nibium (Bulutlar Denizi), Mare Imbrium (Yağmurlar Denizi) gibi bir takım isimler geçer. Sakın bunların Akdeniz, Karadeniz gibi denizler olduğunu düşünmeyesiniz.

Eski zamanlarda, çıplak gözle ya da ilk nesil teleskoplarla Ay yüzeyini görebildikleri kadar gözlemleyen astronomlar, Ay yüzeyinde gördükleri geniş düzlüklere bakıp: “Bunlar ne ki? Olsa olsa denizdir!” diye düşünmüşler. Zaman içinde bu alanların deniz olmadığı, Ay’da bırakın bir denizi dolduracak kadar, bir damlacık su bulunmadığı ortaya çıkmış ama, o eski astronomların emeğine saygı olsun diye isimleri öylece bırakmışlar.

 

AY’IN KARANLIK YÜZÜ

 

Aslında Ay’ın karanlık yüzü diye bir şey yoktur. Sadece bizim Dünya’dan asla göremediğimiz bir yüzü vardır. Ay, bir adanın etrafında tur atan geminin, ada sakinleri tarafından her zaman tek bir yüzünün görünmesi gibi bize tek bir yüzünü gösterir. Bunun sebebi Ay’ın kendi çevresinde dönme hızıyla, Dünya’nın çevresinde dönme hızının aynı olmasıdır.

Ay’ın arka yüzü, uzaya gönderilen bir takım gözlem uyduları sayesinde artık biliniyor. Görünmeyen yüz, görünen yüze göre, çok daha fazla kratere sahip...

 

 

YA AY OLMASAYDI?

 

Çılgın Hırsız filmindeki Ay’ı hırsızlama sahnesini bilmem hatırlıyor musunuz? Çılgın Hırsız Gru, Ay’ı küçültüp cebine soktuğunda; dünyada sörf yapan bir adam, altından birdenbire çekilen deniz yüzünden, kafa üstü kayalıklara çakılmıştı? Peki ama neden?

Çünkü Ay’ın Dünya üzerindeki en büyük etkilerinden biri denizlerdeki gel-gitlerdir.

Dünya’nın bir çekim gücü vardır. Ay’ı kendine çeker. Aynı zamanda Ay’ın da bir çekim gücü vardır. O da Dünya’yı kendine çeker.

Fakat Ay’ın çekim gücü Dünya’nın çekim gücünden çok daha azdır. Çünkü Ay, Dünya’dan küçüktür. Ay, Dünya’nın etrafında dönerken, Dünya’nın bir yüzü Ay’a diğer yüzünden daha yakındır. İşte bu yakın bölgelerde Ay’ın çekim gücü kendini gösterir.

Fakat, karalarda değil, sadece denizlerde!

Çünkü yerkürenin dörtte üçü sularla kaplıdır. Ayrıca Ay’ın çekim gücü, karaları etkileyecek kadar güçlü değildir. Ay’ın çekim gücü okyanuslardaki suyu kendine doğru çeker ve sular yükselir. Dünya’nın bir yüzünde sular yükselirken, öteki yüzünde alçalır.

Ay’ın çekim gücü, Dünya’nın dönme hızını da etkiler. Ve asıl önemlisi budur.

Ay’ın büyüklüğü, Dünya’ya olan uzaklığı o kadar mükemmel bir dengededir ki, bu denge bozulacak olsa, Dünya şimdiki Dünya olmazdı. Mesela Ay hiç olmasaydı, Dünya şimdikinden çok daha hızlı dönerdi. Bu, günlerin şimdiki gibi 24 saatten çok daha kısa olması demektir. Mesela bir gün 8 saat olabilirdi. Yani 4 saat gece sonra 4 saat gündüz sonra tekrar 4 saat gece...

Bu durumda güneş doğar doğmaz okula gitseniz bile, gece yarısından sonra ancak okuldan çıkabilirdiniz. Bir günün 8 saat olması demek, Dünya’nın şimdikinden 3 kat daha hızlı dönmesi demektir. Hayır! Belki başımız dönmezdi ama kasırgasız, fırtınasız bir gün geçiremezdik. Rüzgârlar çok sert eserdi.

Kendi etrafında çok hızlı dönen Jüpiter ve Satürn gibi gezegenlerde 1 gün, yaklaşık olarak 10 saattir. Ve bu gezegenlerde saatteki hızı 500 kilometreyi bulan korkunç kasırgalar hiç durmadan tozu dumana kata kata eser. Öyle ki, bu gezegenlerin atmosferindeki toz bulutları, dünyadaki teleskoplarla bile görülebilir.

Yerküremiz, uzayda 23,5 derecelik bir eğiklikle durur. Bu son derece hassas bir ölçüdür.

Eğer Ay yaratılıp şu an bulunduğu yerde, bulunduğu büyüklükte tutulmuyor olsaydı, bu açı bozulurdu. Peki o zaman ne olurdu dersiniz?

Dünya’nın Güneş’e karşı duruşu bozulurdu ve kutuplar ile ekvator şimdikinden çok daha farklı miktarlarda ısı ve ışık alırdı. Böyle bir durumda dünyanın iklimi şimdiki gibi olmazdı. Güneş’ten gelen ışığın açısı mevsimlere göre değişmez, sabit kalırdı. Dünya’nın bir kısmı yanar kavrulur, bir kısmı ise donardı. Ve bu hiç değişmezdi...

Ay’ın Dünya’dan görünmeyen yüzü, görünen yüzüyle kıyaslanmayacak derecede girintili çıkıntılı ve sayısız kraterle doludur. Bunlar uzaydan gelip doğrudan Ay’a toslayan göktaşlarının meydana getirdiği kraterlerdir.

Peki Ay olmasaydı, o göktaşlarının büyük bir kısmı hangi gezegene toslayacaktı?

Dünya’ya elbette!

Eğer uzayın herhangi bir yerinde tıpkı dünya gibi bir gezegen olsa ama o gezegenin Ay gibi bir uydusu olmasa, kimsenin oraya taşınmak isteyeceğini zannetmiyorum...

Dünya, dağları, tepeleri, denizleri, balıkları, ormanları, ağaçları, bulutları, yağmur taneleri ve uydusu Ay’ı ile birlikte tam da bizim yaşayabileceğimiz şekilde yaratılmış bir gezegendir.

Her nereye baksak, “Tam da olması gerektiği gibi” görürüz baktığımız şeyi...

Ay, işte bunun için güzel bir örnektir...

Büyüklüğü, Dünya’ya olan uzaklığı, hem kendi etrafında, hem de Dünya’nın etrafında dönme hızı ile, tam da olması gerektiği gibidir...

O kadar olması gerektiği gibidir ki, onu oraya Allah’ın yaratıp koyduğuna inanmayanlar, “Bu Ay kendi kendine böyle olamaz, kesin onu uzaylılar oraya koymuşlardır” demek zorunda kalıyorlar..

Şaka yapmıyorum; Ay’ın bize görünmeyen yüzünde uzaylıların yaşadığına ve uzak galaksilerden getirdikleri bu dev gemiyi (Ay’ı) Dünya’nın uydusu yaptıklarına inanan insanlar yaşıyor dünyamızda...

Bu arada, Ay’ın içinin boş olduğuna ve orada koloniler halinde Ay’lıların barındırdığına inanalar da az değil... Bu konularda kitaplar yazıyorlar ve bütün bu zırvalara inanabiliyorlar da; ne ilginçtir ki Ay’ı uzaydaki milyarlarca yıldız, gezegen ve öteki gök cisimleri gibi Allah’ın yarattığına, hem de tam olması gibi yarattığına, onu ince ve hassas ölçülerle tanzim ettiğine inanmıyorlar...

Acayip doğrusu!

 

AY’A GİTMENİN EN GÜZEL TARAFI!

 

İnsanın Ay’a gitme macerası 20 Temmuz 1969’da başladı. 8 gün, 3 saat, 17 dakika süren uzun yolculuktan sonra, Ay yüzeyine ulaşmayı başaran uzay aracının kapıları açıldığında, dışarıya ilk çıkan, astronot Neil Armstrong oldu.

Kartal adındaki Apollo Ay modülünün merdivenlerinden yavaş yavaş inen Armstrong’u, o sırada Dünya’da 600 milyon insan, canlı televizyon yayınından izlemekteydi. Bu tarihi ana şahit olmak, elbette kaçırılmayacak kadar olağanüstü bir şeydi. Ve nihayet Armstrong Ay yüzeyine ayak basıp, ilk adımını attığında tarihe geçen o meşhur sözünü etti: “Bu bir insan için küçük, fakat insanlık için çok büyük bir adım…”

İnsanlık için bu büyük adımı atmak hiç de kolay olmamıştı. Ay’da yürüyebilmenin, tekerleğin icadından beri süren, zorlu bir macerası vardı çünkü...

Armstrong’un hemen arkasından, Ay’a adım atan ikinci insan, Edwin Aldrin oldu. Aldrin, Ay yüzeyinde yürümenin heyecanı ile şu sözleri söyledi: “Çok güzel! Çok güzel! Çok güzel! Şahane bir ıssızlık!”

Eğer Aldrin’in ardından Ay’a ayak basacak üçüncü kişi ben olsaydım acaba ne söylerdim? Sanırım uzay aracının merdivenlerine sıkıca sarılır, uzaklarda, minicik mavi bir misket gibi görünen dünyayı işaret parmağımla göstere göstere, ağlayıp bağırırdım: “Eve dönmek istiyoruuum!”

Elbette Ay güzeldi, hatta muhteşemdi! Fakat bizim için, gecelerimizi aydınlatan bir kandil, bir gece lambası olarak kaldığı sürece öyleydi... Çünkü o zaten bunun için yaratılmıştı... Çiçekli miçekli tepelerinde top oynayalım; papatya ve çimen kokan rüzgârlarında uçurtma uçuralım diye değil...

Ay, pırıltılı bir yaz gecesi, gümüşten bir top gibi, alçacık iğde ağaçlarının arasından usul usul yükselirken güzel... Ama onu Dünya ile kıyaslamaya kalktığımızda “Yeryüzünün” yaşanması en zor yerlerinden biri olan Kalahari Çölü bile, “Ayyüzünün” yanında, cennet gibi kalır...

Bence insanların Ay’a seyahat etmelerinin en büyük faydası, nasıl güzel bir dünyada yaşadığımızı, çok daha iyi anlamamız oldu. Ay’a gidip gelen en son insan olan Gene Ceman da, eve döndüğünde: “Ay’da üç gün kaldık ve çok eğlendik. Fakat dünya terk edilemeyecek kadar güzel bir yer…” dediğine göre; sanırım, Ay’a gitmenin en iyi tarafı, Dünya’ya geri dönmek!..

 

 


Nisan 2011, 412 Sayısı Tüm Yazıları


YAZARIN DİĞER YAZILARI

Ben Bu Beyin miyim!

Bu gözler benim. Ama üzerine gökyüzünün mavisi akseden bu kürecikler ben değilim... Bu kulaklar benim ama sabahları minicik serçelerin şarkıları ile neşelensem de, hüzünlensem de, ben bir kulak da değilim. Peki ya bu beyin? Tıpkı diğerleri gibi bu beyin de benim! Peki ben? Ben beyin miyim? Bu soruya cevap vermek diğerlerine cevap vermekten biraz daha zor. Çünkü ortada kafa karıştırabilen bazı durumlar var.

Devamı »

Dereler Yukarı Akar mı?

Su yürür evet! Bir yolunu buldu mu yürür. Ve eğer bir apartmanda oturuyorsanız en büyük kâbuslardan biri, sizin evdeki suyun yürüye yürüye alt kattaki komşunuzun tavanından aşağıya tıp tıp tıp damlamaya başlamasıdır. Fakat asıl kâbus, alt kattaki komşunuzun değil de, üst kattaki komşunuzun kapınıza dayanıp, “Sizin daireden bizim daireye su sızıntısı var!” demesidir. İşte bu tam bir kâbustur; çünkü böylesi sadece rüyalarda olur!

Devamı »

Allah’ın Renkleri

Her şeyin bir şekli, bir dokusu, bir tadı, bir kokusu, bir ağırlığı, bir hacmi olduğu gibi, bir de rengi vardır...

Devamı »

Kuyruklar, Yüzgeçler ve Pullar

BÜTÜN ISSIZ ADA filmlerinde, adaya düşen kazazedelerin mutlaka karşılaştıkları en büyük problemlerden bir tanesi, çıplak elle su içinde balık yakalamaktır! Bu, dünyanın en zor işlerinden bir tanesidir. Çünkü balıklar suyun içinde olağanüstü hızlı hareket ederler. Oysa su, havadan çok çok daha yoğun bir ortamdır. Bu yüzden biz suyun içinde, karaya oranla oldukça yavaş hareket ederiz.

Devamı »