TR EN

Dil Seçin

Ara

Var’ın Yok Ettiği / Deneme

Ahmet Arslan’ı bilir ve tanır mısınız, onu hiç dinlediniz mi? Felsefe profesörü Ahmet Arslan’dan bahsediyorum. Kitapları metafizik kaygıları olan bir yayınevinden çıkan Prof. Dr. Ahmet Arslan’dan… İslâmî hassasiyetleri olduğunu düşündüğümüz televizyonların, açık oturumlarına çağırmaktan imtina etmedikleri hocadan…

Onu Felsefeye Giriş’le tanımıştım… Sonra Farabi ile ilgili yaptığı çalışmasıyla… Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’yla… Panellerle…

Doğrusu usta bir konuşmacı… Urfalıların doğuştan sahip oldukları o müthiş sesle, kendinden emin bir oturuşla ve çokça ironiyle beslediği konuşmalarından sonra dinleyici tokatlandığını, yenildiğini, küçüldüğünü hissediyor. Ahmet Arslan okumalarımdan, dinlemelerimden şunu hissetmişimdir: Bu ne güven, ne rahatlık yâ Rabbi!…

Hüzünden haber vermeyen bir yüz… Felsefe tarihinde ‘Tanrı’ üzerine yapılan tartışmaları tartışmasının merkezine alan bu adamın ‘Tanrı’ ile ilişkisi nasıldır, inanıyor mudur acaba? Deist mi, teist mi? Okumalarımdan bir sonuca varamıyordum…

Geçtiğimiz günlerde, İzmir Sanat’ın düzenlediği, konuşmacının da Ahmet Arslan olduğu ‘Tanrı Üzerine Söyleşi’de sorularımın cevabı verilmiş oldu. Bizim Ahmet Hoca bir tanrı tanımazmış!… Hem de koyu bir pozitivist… Bir objeci… “Ben bilimin topladığı verilerle vardığı sonuçları önemserim, gerisini geçin!” dedi…

Hafiften bir acı duydum içimde… İnanmadığı için değil, ‘hikmet’in kapı komşusu olabilecek ‘felsefe’nin otuz yıllık işçisinin bu derece rahat ve müstehzi oluşuydu içimi acıtan…

Bu söyleşiyi, orada konuşulanları, hoca ile aramızda geçen diyalogu bir başka yazıya bırakıyorum. Söylediği bir şey üzerinde duracağım bu yazıda…

Hoca konuşmasının bir yerinde, Batının ‘Tanrı’yı bitirdiğini, ‘Tanrı’nın Batıda artık kuytu köşelerde yaşadığını iddia etti. İlk tepkim, “Evet Batı Tanrı’yı bitirmiştir, ama Tanrı’yı bitirdiği için o da bitmiştir.” olmuştu… Sonra Batıda pozitivizme yapılan yoğun eleştirileri düşündüm, ‘yeniden Tanrıya dönüş’ diyebileceğimiz bir olgunun varlığını… Şaşırıp kaldım… Bu olguya rağmen, yukarıdaki sözleri Felsefeye Giriş’in müellifi, bu konunun vazgeçilmez konuşmacısı Ahmet Hoca söylüyordu… Yoğun bir ironiyle birlikte…

Böyle mi olur bir filozof? Nietzsche, Schopenhauer, Spinoza, Dostoyevski, Pavese… Liste uzadı zihnimde… ‘Tanrı’ ile ilişkilerini hatırladım… Onları sarmalayan koca bir hüznü… Trajik hayatlarını… ‘Tanrı’yı, O’na dair tartışmaları bütün bir ömrüne yayacaksın, sonra lay lay lom yaşayacaksın… Hocanın o konuşmada sık sık söylediği bir cümleyi burada söyleyeceğim: Burası Türkiye!…

İyi ki okumuşum Bediüzzaman’ı” dedim kendi kendime…

Ahmet Hoca’nın iddiasına verdiğim ilk tepkiyi düşündüm sonra… Doğru, koca bir tarih, on sekizinci ve on dokuncu yüzyıl, ‘Tanrı’yı hayattan çıkarmayla yaşanmadı mı Batıda? Ve bugün Batıdaki pratik yaşam, dünyadaki uzantıları, ‘Tanrı’sızlığın ne olduğunu, nasıl bir şey doğurduğunu göstermiyor mu?

Yıllar önce Soljenitsin’den bir yazı okumuştum… NPQ dergisinde yayımlanan yazının başlığı şuydu: “Tanrı’yı Politikaya Geri Çağırın!” Müthiş bir itiraftı… ‘Tanrı’yı yeniden hayata çağırıyordu, ‘buna mecburuz’ diyordu Soljenitsin…

Bugüne gelmek istiyorum…

Modern zamanlar, çok abartılı ve vurgulu bir söylemle sesleniyor bize, “İçinizdeki devi uyandırın.” diyor; birer dev olmamızı, ‘tanrı’laşmamızı istiyor… Bir numara olmak, bu çağın temel bir rüyası… Büyümek, çok daha büyümek… Her şeye sahip olmak, hükmetmek… Bir egemen güç olmak her şeyin üzerinde… Rakip olarak görünen her şeyi tepelemek, aşmak, geçmek… Bu rüya aydınlanmacı düşüncenin bir çocuğu, ondan besleniyor. Sonuçta bu rüyayla sarhoş insanlar, küçücük tanrılar oldu. Bugün Amerika bu küçücük tanrıların ülkesi, tanrı ülke… Saldırıyor, vuruyor, öldürüyor… Kendinden başka bir numara görmek istemiyor, tek efendi olmak peşinde…

Söz Amerika’ya gelince, Jean Baudrillard’ın Amerika’ya dair söylediği o çok şeyden birazını buraya almamak olmaz. ‘Tanrı’yı hayattan kovan Amerika’dan birkaç fotoğraf olsun diye… Fotoğraflar New York’tan:

İnsanlar gülümsüyorlar, hatta gitgide daha çok gülümsüyorlar; ama hiçbir zaman birbirlerine değil, her zaman yalnız kendileri için gülümsüyorlar. (…) Buradaki sokaklarda tek başına düşünen, tek başına şarkı söyleyen, tek başına yiyip kendi kendine konuşan insanların sayısı ürkütücü. (…) Ancak belli bir yalnızlık var ki başka hiçbir yalnızlığa benzemiyor. Herkesin önünde, bir duvarın, bir arabanın motor kapağı üstünde, bir parmaklık boyunca yemeğini tek başına hazırlayan adamın yalnızlığı… Herkesin içinde yalnız başına yemek yiyen bir kişi, dilenen bir kişiden daha çok üzücü… Tek başına yemek yiyen insan ölmüştür.”

Görünen o ki, bir egemen olarak VAR olanların dünyasında YOK’lar hüküm sürüyor. İnsan yok, çevre yok, huzur yok, paylaşım yok, aşk yok… Yıkım var, ölüm var, savaş var, kirlilik var… Bir egemen olarak VAR olmak YOKları çoğalttı.

Buna karşılık, yaşanılır bir dünya, anlamlı insanî bir durum isteyenler, egemen olma düşüne sahip var olma biçimine itiraz ediyorlar. İnsanın kendi üzerinde yeniden düşünmesini istiyorlar. Birer tanrı olmadığımızı, varlık üzerinde hâkimiyet kurma gibi bir hakkımızın olmadığını düşünüyorlar. Yaratılmış olma noktasında bir köpekle aynı kaderi paylaştığımızı, yani her şeyle birlikte bir yaratılan olduğumuzu söylüyorlar. Biz insanların ve her şeyin sonuçta bir ailenin farklı bireyleri olduğumuza dikkat çekiyorlar. Bu tez, içimizdeki egemen olma virüsünü frenlememiz, bu benimizi ‘hiç’leştirmemiz gerektiğine işaret ediyor.

Kendimizi terbiye ettiğimizde, şişkinliğimizi düşürdüğümüzde, bir numara ve büyük değil de iyi adam olduğumuzda, kavga etmeyeceğiz, paylaşacağız.. öldürmeyeceğiz, anlamaya çalışacağız, anlamaya çalıştıkça seveceğiz… Eğer seversek, sevdiğimiz şeyi de var edeceğiz… Dünyayı, insanları, aşkı, barışı… Eğer VAR yok ediyorsa, HİÇ var edecektir diye düşünüyorum.