“Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfledi ve sizin için işitmeyi, o görmeleri ve gönülleri yaptı. Siz çok az şükrediyorsunuz!”
—Secde sûresi, 32:9
Sevdiğiniz bir müziği veya bir ezan sesini dinlerken o sesin size nasıl ulaştığını hiç düşündünüz mü?
Ses olgusu aslında büyük bir nimettir ve sürekli bizim hizmetimizde olduğu için bu nimetin hikmetlerini yeterince düşünmeyiz.
Sesler saniyedeki titreşim sayısı olarak da ifade edebileceğimiz değişik frekanslarda oluşur ve havada dalga hareketi ile ilerler. Yani, havanın olmadığı yerde ses de çıkaramayız. Meselâ, uzayda bizim ses çıkarmamız mümkün olmaz. Aslında dalga hareketinin mutlaka havada olması da gerekmez. Sesler, içinde dalga hareketi oluşabilecek her türlü elastik ortamda vücuda gelebilir. Suda dalga hareketi mümkün olduğu için, su içinde de ses çıkarılabilir. Ancak insanların ses telleri havada titreşim yapacak şekilde yaratıldığı için suda ses çıkarmamız mümkün olmaz. Buna karşılık, balıklar suda sesli iletişim yapabilmektedir. Buradaki başka bir ilginç nokta ise, o seslerin insanlar tarafından su içinde duyulamıyor oluşudur. Örneğin, balinalar kendilerine has frekanslarla haberleşirler. Yani, kulağımızla kendi çıkarabildiğimiz sesleri duyabilir, başka frekanslardaki sesleri duyamayız. Bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlamak isterseniz, gece yatağınıza yattığınızda sesi sonuna kadar açık cızırtılı bir radyonun kulağınızın dibinde olduğunu hayal edin.
Açıkçası, bizim haberleşmemizde işe yaramayan, ama belki başka canlıların haberleşmesinde işe yarayan bazı sesleri ve hatta dünya dışından gelen dalgaları işitmememiz sayesinde sürekli gürültü ile muhatap olmamaktayız. Güneşteki patlamaları, uzaydan sürekli olarak dünyaya gelen değişik frekanstaki dalgaları bir an için duyabildiğinizi hayal edin. Bunun kısa süresi bile bizim için ancak bir işkence olurdu, devamlı olması ise zaten hayatla bağdaşmazdı. Zaten böyle gereksiz seslerin olduğu gürültülü bir ortamda normal seslerin duyulması da mümkün olmazdı.
Bize gelen seslerin algılanması da, yazımızda bahsetmeden geçemeyeceğimiz bir husustur. İnsan kulağı 20 ile 20.000 hz. arası frekanslardaki sesleri duyabilir. Diğer frekanslardaki sesler, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, aslında kulağımıza ulaşırlar; ancak farklı frekansta oldukları için duyulamazlar. Havadaki titreşim dalgaları olan sesler önce kulak zarını titreştirir, daha sonra da orta kulaktaki kemikçikler vasıtasıyla bu titreşimler iç kulağa ulaşır. Buradaki özel sinir uçları farklı frekanslardaki titreşimlerle uyarılabilir. Uyarılan her sinir ucu bu uyarıları elektrik sinyaline dönüştürüp bağlantılı olduğu sinirlerle beyindeki ses algı merkezine bu sinyalleri ulaştırır. Bunları değerlendiren beynimiz bu sinyallerden gelen bilgileri özel filtrelerden geçirir. Daha sonra sesin algılanması gerçekleşir. Beyindeki nöron adını verdiğimiz sinirler elektrik uyarılarıyla uyarılır. Bu elektrik uyarılarının ses olarak algılanması ise henüz tıbbın tam olarak açıklayabildiği bir husus değildir.
Günlük hayatta çok basit olarak düşünüp kanıksadığımız şeyler aslında çok karmaşık bir yapıdadır. Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyette belirtildiği gibi, çevremizdeki olayları değerlendirirken bunların hikmetlerini de düşünmek durumundayız. Eğer bunu sık sık yapmazsak, o zaman hikmetlerle dolu olan tabiatı da doğru değerlendirmemiz mümkün olmaz. Tabiata bakarken “Ne güzel” demekle kalmayıp, “Ne güzel yaratılmış.” diyerek tefekkür kapısını açarak bu bakışlara ibadet sevabı da katmamız bizim için daha hayırlı olacaktır.
