TR EN

Dil Seçin

Ara

Şimdiki Adımız / Deneme

Bahardan edindiği dirilikle Eylül’e kadar yürüyebilmiş dalların üşütmesine sonbahar diyoruz. Çünkü kış öpücükleri içinde kalkıp giden yeşilliğin ıssızlığında iktidara geçen hastalıklı sarının ölümcül yüzü sinmiştir her şeye. Yüzler, sararmış bir zamandan izler taşımaktadır. Hayat, kirli sarının içinden akmaktadır.

Soğuk algınlığı gibi küçümsenen bir hastalıkla titreyen bünyenin çaptan düşmesine sonbahar diyoruz. Çünkü Eylül hüzünleriyle bakışlar dıştan içe dönmüştür. İçlerde kımıldanan heyecanların, özlemlerin, hayal kırıklıklarının yara bereleriyle uğraşılırken, dış unutulmuştur. Meselâ, yağmurlar yağmaya başlamıştır. Rüzgâr artık bir meltem dokunuşuyla insanın üzerinden geçmiyordur. Güneş eski güneş değildir.

Ve insan, içinde geçen bir mevsim yaşadığı için, dışa yabancılaşmıştır. Yağmurlara şemsiyesiz yakalanmış, soğuklar yazdan kalma giysilerinden sorgusuz-sualsiz geçiyordur. Eylül ile birlikte hayata karşı tutukluk yapan beden, savunmasız yakalanmıştır dışarıya; yenilmiştir.

Bu yüzden, sonbahar biraz yenilgi demektir; zamanın ruhuna hastalıklı bir virüs gibi karışır. Bir ağaç sonbaharda neler yaşıyorsa, zaman ve insan da aynı şeyi yaşar. Hastalıklı bir beden gibi aksar zaman. İnsan, yeşilliğinden soyunmuş ağacın gri yüzünü takınır; nereye uzandığı bilinmeyen bir yola girmiş gibi tedirginlik duyar ruhunda.

Şimdilerdeki adıma yenilgi diyorum. Çünkü şu an en çok sonbahara benziyorum. Kapalı bir hava var göğümde. Puslu ve bungun havanın kollarıma doladığı ağ kıpırdatmıyor. Bir tutukluk içindeyim. Üzerinize afiyet, bir-iki haftadır, öteden beri devam eden mide rahatsızlığımın yeniden nüksetmesinin sonuçlarını yaşıyorum. Bende konuklanmış bulunan duygular, çaptan düşmüş bünyemde derin uyku modundalar. Elim bir şeye varmıyor, canım bir şey istemiyor.

Oysa, Ece Temelkuran’ın, insanı yolculuğa kışkırtan Kıyı Kitabı’nı okuyacaktım; “Büyük kalabalıkla ortak bir yüze evrilmek istemeyenler, şehrin insan hafızalarına dağılmış belirsiz tarihine bile kaydolmaktan ürkenler, elbette ayaklarını ezber ederek, rüzgâra açarak ılık enselerini, bir kesintisiz firarî gibi, kısa yoldan sığınaklarına gidecekler.” dediği şehir firarîlerine şerh düşürecektim.

Ülser-gastrit arası bir arızayla çalışan midem, bu sefer sonbaharın azizliğine uğramış. Geceleri uyutmayan sancılar, gündüzleri bir şeyler yedirtmeyen iştahsızlık... Anlayacağınız, hastayım.

Basit bir hastalıkla, ufak-tefek iki arızayla çaptan düşen insanın hikâyesi benimkisi... Koca bir yanılgının palyaçoya dönüştürdüğü bizlerin... Doymak bilmeyen bir açlığa kurban giden yığınların...

İşin özü şu:

Bizimkisi büyük bir yanılgı... Bitimsiz arzuları taşıyacak, onları doyuracak bir bünyemiz yok. Sanıyoruz ki, var. Oysa bizi kendisine kilitleyen bir çabayla dikmeye çalıştığımız kuleleri üzerinde yükseltecek topraktan yoksunuz. Hangi toprak parçamız var ki, bu kuleleri taşısın? Bütün sermayemiz bedenimiz, o da gün gün çürüyor.

Basit bir hastalık, ufak-tefek iki arıza insanın üstesinden gelebiliyor. Korunaklardaki yığınağı, bir mide üşütmesiyle anlamsızlaşıyor. Çünkü uyutmayan sancılar ve her şeye karşı duyulan iştahsızlık insanı hayatın yakasından kopartıyor. Hayatın yakasından kopunca insan, hayata dair o güzelim şeyler de, onun gerisine düşüyor. Üzerine attığı yorganların altında, hayata karşı hissettiği o sızılı iştahsızlık durumunda, korunaklardaki güç unsurlarına tekme atası geliyor. Ne statü, ne para, ne cicili bicili imaj, hiçbir şey tat vermiyor. Çünkü o iyi değildir.

İnsanı, onu oluşturan her şeyi sırtlayan bünye çelikten bir şey değil; zamanın dişleriyle kemirilip duruluyor bir kere, her yeni gün ondan bir parça kopartıyor. Ve yaşanılan mekânın içinde kımıldanıp duran arazlar da ona soluklarını katıyorlar. Bu yüzden, zamanla kopartılan ve mekânla arızalanan bünyeye ölümsüz yolculuklar sığdırma çabası, insanı sadece palyaço yapıyor.

Biz ‘iyi’ysek, dışımız da iyileşiyor. Bizi iyileştiren şeyler yok, iyileştirdiğimiz şeyler var. Kalbî, zihnî ve bedenî arazlar ruhumuzu boğuyorsa, dünya bize sadece cehennemdir.

Biz nasıl iyi oluruz? Kötü cümle kurmaktan, kötü bakmaktan, kötüce dokunmaktan kendimizi nasıl koruyacağız? Bizleri ‘kötü’den uzaklaştıran bir kalp sıhhatini, bütün bir varlık ve hayat üzerinde keyfimizce muamelede bulunma hakkımızın ve gücümüzün olmadığını bilme derinliğini nereden edinecek ve bunu nerede muhafaza edeceğiz? İyiliğimiz, bu sorulara bulunan cevaplarda yatıyor.

Bir de şu var:

“Hayatın dertlerine ilaçlarla deva bulamayız.”