Her mahallenin, her şehrin ve her zamanın kimsesizleri vardır. Televizyon kanallarının birçoğunda, kimsesiz insanların, hastaların durumu büyük bir duygusallık içerisinde anlatılır. Özellikle hem hasta hem kimsesiz olanlarla karşılaştığımızda, yüreğimiz hepten burkulur. Anlatanların amaçlarındaki şüpheli durum, yaşananların yürek acıtan birer dram olması gerçeğini değiştiremez. Zamanlar değişse de, yaşanan trajik sahneler değişmemiştir. Hz. Ömer zamanından, çocuklarına taş kaynatan ihtiyar kadının öyküsü anlatılır hâlâ... Bugün ise, gelecek nesillerin anlatacakları trajik olaylar yeryüzünde yeterince yaşanmaktadır. Dün de kimsesizler vardı bu dünyada, bugün de var, görünen o ki yarın da var olmaya devam edecektir.
Öte yandan, yaşanan trajik sahneler değişmediği gibi, dünü ve bugünü sarmalayan rahmet de değişmemiştir. Gökyüzüne asılmış güneş ve ay, her birimizin kendi dünyasını aydınlatan yüzlere takılmış gözler dün de vardı, bugün de var. Bu ikramın arkasında işleyen rahmeti şahit tutarak söyleyebiliriz ki, yarın da var olmaya devam edecekler.
İçerisinde yaşadığımız şu günlerde mevsimin sonbahara dönüşüyle hastalıklar da artacak. Mevsim boyunca birçoğumuz hiç hastalanmazken, bir kısmımız bir veya birkaç kez hastalanacağız. Oysa bizi yatağa düşüren hastalıklar gerçek hastalanma oranımızın binde biri dahi değildir ve gerçekleşen hastalıklar yüzlerce hastalık ihtimalleri içerisinde çoğunlukla en hafifleridir. Örneğin, insan vücudunda sadece bir günde yaklaşık olarak yirmi adet kanserleşmiş hücre meydana gelir ve tümü ortadan kaldırılır. Barsak bakterileri her an öldürücü ishaller yapmaya hazır beklerken, bir küçük dikenin batmasıyla bile meydana gelen damar içerisindeki pıhtılaşma, kanın tümünün pıhtılaşmasıyla sonuçlanabilecek bir mekanizmayı başlatır. Saliseler içerisinde gerçekleşen ölümcül pıhtılaşma, son derece hızlı bir biçimde, bir denge içerisinde durdurulur; fazla pıhtıcıklar ise anında temizlenir. Barsak bakterileri, hayatı tehdit etmek bir yana, vitamin üretmeye devam ederler. Eğer bu kanserli hücrelere, çığ gibi büyüme potansiyeli olan damar içi pıhtılaşmaya, hazır kıta bekleyen milyarlarca bakteriye ve bu sayılanlar gibi neredeyse sonsuz potansiyel tehlikeye müsaade edilseydi, hiç kimse bir yaşına dahi gelemeden, belki bir gün dahi yaşayamadan hayata veda edecekti. Yani, tüm bu olası tehlikelerden haberimiz dahi olmadan her birimizin hayatı günde binlerce, milyonlarca kez kurtarılmaktadır ve vücutlarımızdaki yaşamsal ince mizan mükemmel dengeler içerisinde, bu nizamı bozucu neredeyse sonsuz ihtimaller içerisinde gerçekleşerek devam etmektedir.
Bir yerimiz çizildiği zaman bile, işbaşına geçen o kadar çok minik doktor vardır ki… Bir tek yara bölgesinde, bugünkü tıp biliminin henüz başaramadığı mikro yöntemlerle binlerce yeni damar birkaç saat içerisinde vücuda getirilir. Buna kanamayı durduran trombositleri, on üç çeşit pıhtılaşma faktörünü, her biri belirli bir tehlikeye özel binlerce farklı antikoru, yenileyici ve artıkları temizleyici hücreleri, narkoz etkisi göstererek acıyı azaltanları, kendini feda ederek arkadaşlarını kurtarmaya çalışan ‘killer’ hücreleri, daha önceki hastalık mikroplarını tanıyarak alarm çağrısı yapan ve hazır bir savunma başlatan hafıza hücrelerini, hastalıkla birlikte dolaşımı yenileme faaliyetlerini artıran hormonları.. eklemek mümkün. Bunlar listelenemeyecek kadar çokturlar ve aralarında tam bir intizam ve işbirliği vardır.
Tüm bunlar, dışarıdan bakılınca terk edildiklerini düşündüğümüz insanların vücutlarında da her an gerçekleşiyor. Hastalık esnasında doktorun yaptığı yardım, bir aysbergin görünen kısmı kadar dahi değildir. Son tuğla binanın tamamlanmasına neden olur, ama binanın tamamlanmasındaki katkısı diğer tuğlalardan farklı değildir. Ne var ki, hastalıklar söz konusu olduğunda tüm tebrik şifa binasının son tuğlasına yöneltilmektedir günümüzde. Oysa, bizim beyaz önlüklü doktorlarımız vücudumuza yerleştirilmiş o minik tabiplerin ellerine su dahi dökemezler.
Zaten bu minik doktorlar iş başında olmasalar, beyaz önlüklülerin hasta için yapabileceği bir şey de olmayacaktır. Savunma sistemini çökerten lösemi gibi, özellikle AIDS gibi hastalıklarda tıbbî açıdan pek bir şey yapılamamasının nedeni, bu minik doktorların sadece bir grubunun görev yapamamasıdır. Lösemide sadece ‘lökosit’ dediğimiz asker hücreler ve pıhtılaşmadan sorumlu trombositler iş yapamazlar. AIDS’te ise lökositlerin alt grubu olan lenfositlerin özellikle bir alt tipi olan hafıza hücreleri hastalık virüslerinin istilasına uğrayarak devre dışı kalırlar. Minik gizli tabipler hastalıktan el çekince, büyükler de iş yapamaz hale gelirler. Modern tıp biliminin bu hastalıklarla en büyük mücadelesi, bu küçük tabipleri yeniden vazifeleri başına döndürmeye yöneliktir.
Diğer taraftan, bitkiler, bir darbelenme söz konusu olduğunda hepten sahipsiz görünürler. Ancak, dalları kırılır, hemen bir zamk çıkarak yara bölgesini kapatıverir. Alttan yeni bir dal çıkarak gidenin yerine vazifeye başlar. Bu iş göründüğünden çok daha karmaşık ve mükemmel bir surette gerçekleşir. Tohumun içerisine, ağaca dönüştüğü zaman hangi dalı hangi açıdan kırılırsa hangi işin yapılacağı dahi yazılmıştır.
Siz, kendiniz en az iki-üç ayda bir hastalanırken, bir ağaçtaki milyarlarca kimsesiz çiçeğin hiç hastalanmadığını mı düşünüyorsunuz? Ya da yüzlerce yıl yaşayan ağaçların hiç fiziksel sıkıntı çekmediklerini, hiç hastalanmadıklarını düşünebilir misiniz? Bu açıdan bakılınca, dünya büyük ve mükemmel bir hastane şekline girecektir. Oysa, kâinatın genel hâline baktığımızda, bir hastane hâlinden çok, bir neşe ve coşku hâlini, bir bayram gösterisi vaziyetini seyrederiz. Demek ki, hastalara çok çabuk ve muntazam bir şifa servisi yapılıyor. Kimsesiz hastalara çok ama çok güzel bakılıyor. Öyleyse, insanların hastalık sebebiyle çektikleri sıkıntılar, şefkatsizlikten veya şifa verememekten değil, çok farklı hikmetler sebebiyledir.1 Yoksa insanı her gün yüzlerce kez ölümden kurtaran kudret ve rahmet, şifa vermekten veya hastalığı hiç vermemekten aciz değildir.
…
1. Zafer dergisinin Ocak 2002 sayısındaki “Musibet Aynasında İnsan” isimli yazımıza bakınız.
